2019 İnsan Hakları Raporu – Türkiye  

Yönetici Özeti 

Türkiye, başkanlık sistemine ve 600 sandalyeli bir parlamentoya sahip anayasal bir cumhuriyettir. Tek meclisli bir sistemde, parlamento (Türkiye Büyük Millet Meclisi) yasama yetkisini elinde bulundurmaktadır. 2018 yılında düzenlenen cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleriyle ilgili olarak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gözlemcileri, basın faaliyetleri üzerindeki kısıtlamalar ve cumhurbaşkanı adaylarından birinin tutukluluğu da dâhil olmak üzere muhalif adayların eşit koşullarda ve serbestçe yarışma imkânlarını kısıtlayan bir kampanya ortamına ilişkin endişelerini ifade etti. Mart ayında düzenlenen yerel seçimlerle ilgili olarak Avrupa Konseyi gözlemcileri, özellikle medya organları açısından ifade özgürlüğüne dair kısıtlamalar ve eşit olmayan bir kampanya ortamına katkıda bulunan yasal bir çerçevenin mevcudiyetiyle ilgili benzer endişeler dile getirdiler. Gözlemciler ayrıca Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin Haziran ayında yeniden yapılmasına ilişkin kararını ve seçimlerden galibiyetle çıkan muhalif Halkların Demokratik Partisi (HDP) adaylarının ikinci sırada kalan iktidar partisi adaylarıyla değiştirilmesiyle ilgili çeşitli kararlarını eleştirdi.

Her ikisi de İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan Emniyet Genel Müdürlüğü kentsel alanların, Jandarma ise kırsal alanların ve sınır bölgelerinin güvenliğinden sorumludur. Sınır kontrolü ve dış güvenlikle ilgili genel sorumluluk ise orduya aittir. Sivil makamlar, kolluk kuvvetleri üzerindeki etkin kontrolünü sürdürdü; ancak, istismar ve yolsuzlukların soruşturulması ve cezalandırılmasına yönelik mekanizmalar yetersiz kalmaya devam etti ve cezasızlık bir sorun olarak varlığını sürdürdü.

Hükümet, geniş kapsamlı terörle mücadele mevzuatı kapsamında temel özgürlükleri kısıtladı ve hukukun üstünlüğü ilkesinden ödün verdi. 2016 darbe girişiminden bu yana, yetkililer terörle ilgili gerekçelerle ve ağırlıklı olarak, hükümetin darbe girişimini planlayıp yönetmekle suçladığı “Fethullahçı Terör Örgütü”nün (“FETÖ”) lideri olarak tanımladığı din adamı Fethullah Gülen’in hareketiyle bağlantılı oldukları iddiasıyla 45 bini aşkın polis ve askerî personel ile 130 binden fazla kamu görevlisini görevden ihraç etti veya açığa aldı, yargı mensuplarının üçte birini görevden ihraç etti, 80 binden fazla kişiyi tutukladı ya da hapse attı ve bin beş yüzden fazla sivil toplum kuruluşunu (STK) kapattı.

Keyfi öldürme ve resmî makamlarca gözaltında tutulan şahıslar hakkında şüpheli ölüm iddiaları, zorla kaybetme, işkence, geçmiş dönemlerde görev yapan muhalefet mensubu milletvekilleri, avukatlar, gazeteciler, yabancı uyruklu kişiler ve ABD diplomatik temsilcilikleri çalışanlarının da aralarında bulunduğu on binlerce kişinin “terör” gruplarıyla bağlantılı oldukları iddiasıyla veya barışçıl ve meşru ifadelerinden dolayı keyfi olarak tutuklanması ve gözaltına alınması, seçilmiş temsilciler ve akademisyenlerin de aralarında bulunduğu siyasi tutuklular, yargı bağımsızlığına ilişkin önemli sorunlar, gazetecilere yönelik şiddet ve şiddet içeren tehditler dâhil olmak üzere ifade, basın ve internet özgürlüklerine yönelik ciddi kısıtlamalar, basın kuruluşlarının kapatılması, gazeteciler ve diğer bireylerin hükümet politikalarını veya yetkilileri eleştirdikleri gerekçesiyle haksız şekilde tutuklanması veya kovuşturmaya tabi tutulması, sansür, internet sitelerine yönelik engellemeler ve hakareti düzenleyen yasaların varlığı, toplantı, örgütlenme ve seyahat özgürlüklerine yönelik ağır kısıtlamalar, mültecilerin geri gönderilmesine yönelik bazı vakalar ve kadınlara, lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks (LGBTİ) bireylere ve diğer azınlık mensuplarına yönelik şiddet vakaları insan haklarıyla ilgili önemli konular arasında yer aldı.

Hükümet, insan hakları ihlalleriyle suçlanan güvenlik gücü mensupları ve diğer yetkililerin soruşturulması, kovuşturulması ve cezalandırılması konusunda sınırlı adımlar attı. Cezasızlık bir sorun teşkil etmeyi sürdürdü.

Güvenlik güçleri ile terör örgütü Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve iştirakleri arasındaki çatışmalar önceki yıllara kıyasla daha düşük bir seviyede olsa da devam etti ve güvenlik güçlerinin, PKK mensubu teröristlerin ve sivillerin yaralanmasına veya ölümüne neden oldu. Hükümet, PKK’ya yönelik güvenlik operasyonları kapsamında sivillerin kazara veya kasıtsız şekilde ölümüyle ilgili olarak personel hakkında soruşturma veya kovuşturma girişimleri hakkında bilgi vermedi.

Bölüm 1. Kişinin Bedensel ve Ruhsal Dokunulmazlık Hakkına Saygı 

 

a. Yaşama Hakkından Keyfi Olarak Yoksun Bırakılma ve Hukuk Dışı veya Siyasi Gerekçeli Diğer Ölümler

Güvenlik güçlerinin ülkenin güneydoğusunda terör örgütü PKK ile mücadelesiyle bağlantılı olarak, hükümetin önceki yıllara kıyasla belirgin ölçüde daha düşük bir seviyede olmakla birlikte sivillerin ölümünde rolü olduğuna dair güvenilir iddialar mevcuttu (Bk. Bölüm 1.g.). Terör örgütü PKK, saldırılarında sivilleri hedef almayı sürdürdü; hükümet ise bu saldırıları engellemek için çaba göstermeye devam etti.

Uluslararası Kriz Grubu’na göre yılın ilk 11 ayında Doğu ve Güneydoğu illerinde PKK ile bağlantılı çatışmalarda 26 sivil, 82 güvenlik gücü mensubu ve 343 PKK militanı öldü. İnsan hakları grupları, hükümetin Güneydoğu’da PKK ile mücadelesinde sivilleri korumak için yeterli tedbir almadığını belirtti. Ağustos ayında yaşanan bu türden bir olayda, bir sınır ili olan Hakkâri’de helikopterde bulunan askerlerin açtığı ateş sonucu 14 yaşındaki Vedat Ekinci öldü, bir kişi de yaralandı.

PKK, güvenlik güçlerine ve kimi zaman da sivillere yönelik ülke çapında düzenlediği saldırıları sürdürdü. 11 Haziran’da PKK’lı teröristler, Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde bulunan bir askerî karakol inşaat sahasında iki inşaat işçisini öldürdü. 13 Eylül günü Diyarbakır’da PKK’lı teröristlerce patlatıldığı iddia edilen bir el yapımı patlayıcı (EYP) sebebiyle yedi sivil öldü, dokuz kişi ise yaralandı.

Kırsalda görev yapan bir polis gücü olmakla birlikte zaman zaman yarı askerî bir rol oynaması ve bazen de sınır güvenliğini sağlaması için görevlendirilen Jandarma güçlerinin, sınırdan geçmeye çalışan Suriyeli ve diğer uyruklu sığınmacılara ateş ettiği ve bunun sonucunda sivillerin ölümüne veya yaralanmasına sebep olduğu bildirildi. Güvenilir niteliğe sahip raporlarda, ölenler arasında çocukların da bulunduğu belirtildi.

Ülkenin, sınırları ötesinde düzenlediği askerî operasyonların sivillerin ölümüne sebep olduğu yönünde güvenilir raporlar mevcuttu. 27 Haziran günü Türk ordusunca PKK’ya yönelik olarak düzenlenen Pençe Operasyonu kapsamında Türkiye tarafından Irak’ın kuzeyinde gerçekleştirilen hava saldırılarında dört Iraklı sivilin öldüğü bildirildi.

Ekim ayında Türk Silahlı Kuvvetleri, Suriye’nin kuzey sınır bölgesinde Barış Pınarı Harekâtı’nı başlattı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türk kuvvetleri ve Türkiye destekli silahlı grupların, sivil altyapı ve yerleşim alanlarına yönelik saldırılar, sivillerin hedef alındığı bazı olaylar ve Türk kontrolüne geçen bölgelerde bazı yargısız infazlar ve yağma ile mallara el koyma dâhil sivil kayıplara neden olduğu yönünde yerel ve bölgede faaliyet gösteren insan hakları aktivistleri ve basın kuruluşları tarafından yöneltilen iddialar olduğunu belirtti. Hükümet bu raporları reddetti, ancak bu raporlarla ilgili soruşturma ve hesap verebilirlik ihtiyacını kabul etti ve Türkiye destekli Suriye Millî Ordusu’nun soruşturma ve disiplin mekanizmaları oluşturduğunu aktardı. Hükümet, askerî güçlerin harekât boyunca sivil kayıpların gerçekleşmesinden kaçınmaya özen gösterdiğini belirtti.

Washington Post ve çeşitli insan hakları kuruluşları, birden çok kaynaktan aktardıkları bilgilere dayanarak, Türkiye’nin desteklediği silahlı Ahrar El Şarkiye grubunun 12 Ekim’de Suriye’nin Geleceği adlı siyasi partinin genel sekreteri Kürt siyasetçi Hevin Halef’in konvoyunu pusuya düşürerek Halef ve şoförünü öldürdüğünü bildirdi. Aralarında aceleyle kurulmuş bir kontrol noktasının da bulunduğu aynı bölgedeki ayrı olaylarda, Ahrar El Şarkiye’nin başka Suriyeli sivilleri de öldürdüğü iddia edildi.

Sivil kayıplara ilişkin birbirinden farklı bildirimler mevcuttu. Kürt liderliğinde ve YPG’ye bağlı olan yönetimin kuzeydoğu Suriye’deki sağlık birimi, Türk saldırısı sırasında en az 218 sivilin öldürüldüğünü iddia etti. Bununla birlikte Türk makamları, Suriye’deki YPG güçlerini sorumlu tuttukları havan saldırıları sonucu, Türkiye’de bir bebek de dâhil olmak üzere 18 sivilin öldüğünü ve 150 kişinin de yaralandığını bildirdi. Türk makamları, YPG tarafından gerçekleştirildiğini değerlendirdikleri patlayıcı yüklü araç saldırıları sebebiyle Suriye’nin Türkiye’nin kontrolü altındaki bölgelerinde sivil kayıplar gerçekleştiğini de aktardı. (Daha fazla bilgi için İnsan Hakları Ülke Raporları’nın Suriye ile ilgili bölümüne bakınız.)

İnsan hakları grupları, Türkiye’de resmî makamlarca gözaltında tutulan bazı kişilerin şüpheli biçimde öldüğünü belgeledi; ancak bildirilen sayılar kuruluşlar arasında değişiklik gösterdi. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), cezaevlerinde hastalık, intihar, şiddet veya diğer nedenlerle 38 şüpheli ölüm vakası olduğunu bildirdi. Birleşik Arap Emirlikleri adına casusluk yaptığı suçlamasıyla tutuklanan ve yetkililerin 2018 yılında gerçekleşen gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilişkilendirdiği Zeki Hasan’ın Nisan ayında Silivri Cezaevi’nde intihar ettiği bildirildi. Hasan’ın aile fertleri bu iddiaları kabul etmedi ve Mısır’da savcılık tarafından yapılan otopside, ölümle sonuçlanan işkence kanıtlarına ulaşıldığını iddia etti.

Kanunlara göre, Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) mensupları soruşturmalara karşı dokunulmazlığa sahiptir; terörle mücadele kapsamında görev alan diğer güvenlik gücü mensuplarına da soruşturma dokunulmazlığı sağlanmakta olup soruşturma başlatılmadan önce hem askerî hem de sivil makamların izninin alınmasının da zorunlu kılınması yargısız infaz ve diğer insan hakları ihlallerinin savcılıklarca soruşturulmasını zorlaştırmaktadır.

Yasalara göre Kamu Denetçiliği Kurumu, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK), savcılıklar, ceza mahkemeleri ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu güvenlik güçlerinin karıştığı ölümler, işkence veya kötü muamele, aşırı güç kullanımı ve diğer istismarlar hakkında iletilen bildirimleri soruşturma yetkisine sahiptir. Bununla birlikte sivil mahkemeler, cezasızlığı önleme konusunda ana başvuru noktaları olmayı sürdürdü. Ulusal ve uluslararası insan hakları örgütleri, işkence ve insanlık dışı muameleye dair, özellikle de gözaltında tutulan kişilerin karşılaştığı bu türden ihlallere ilişkin güvenilir nitelikte raporlar sundu ve yetkililerin istismarlara karşı yeterli şekilde hareket etmediğini ileri sürdü. Hükümet, disiplin cezası ve eğitim yoluyla istismarları önleme konusundaki çabaları hakkında bilgi yayınlamadı. Bazı vakalarda, sivil mahkemeler nezdinde istismar iddiasında bulunan kişiler hakkında yetkililerin kimi zaman karşı dava açtığı veya bu kişilere gözdağı verdiği iddia edildi.

b. Kayıplar

Yerel ve uluslararası insan hakları grupları, yıl içinde bazı kaybolma vakaları bildirdi ve bu vakalardan bazılarının siyasi nedenlerle gerçekleştiğini iddia etti. HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, yılın ilk yedi ayında 28 kişinin kaybolduğunu veya siyasi nedenli kaçırma girişimleri nedeniyle mağdur olduğunu bildirdi. Ağustos ayında, bazı muhalif siyasi parti üyeleri, yetkililerin Gülen hareketiyle bağlantısı olduğundan şüphelendiği ve Şubat ayı içinde yaklaşık olarak aynı zaman zarfında kaybolan altı kişiden dördünün, Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nin söz konusu kişilerin polis nezaretinde olduğunu bildirmek için ailelerini aramasından sonra bulunduğunu sosyal medya aracılığıyla aktardı. Bu kişiler arasında 16 Şubat’ta kaybolduğu bildirilen Erkan Irmak, 21 Şubat’ta kaybolduğu bildirilen Salim Zeybek ve 13 Şubat’ta kayboldukları bildirilen Özgür Kaya ile Mikail Ugan vardı. 19 Şubat’ta kaybolduğu bildirilen Mustafa Yılmaz ve 7 Şubat’ta kaybolduğu bildirilen Gökhan Türkmen ise Kasım ayında Ankara’da “bulundu.” Görgü tanıklarının Şubat ayındaki ifadelerinde, Ankara’da yaklaşık 40 sivil polis memurunun bu kişilerden bazılarını alıkoyduğu ve üzerinde belirleyici herhangi bir işaret olmayan bir panelvana bindirerek götürdüğü iddia edildi. Hükümet, bu tür eylemleri önleme, soruşturma ve cezalandırmaya yönelik girişimleri hakkında bilgi vermeyi reddetti.

c. İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezalar

İşkence ve diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muameleler anayasa ve kanunlar tarafından yasaklanmış olmasına rağmen yerel ve uluslararası insan hakları grupları bazı polislerin, cezaevi görevlilerinin, askerî birimlerin ve istihbarat birimlerinin bu yöntemlere başvurduklarını bildirdi. Yerel insan hakları örgütleri, Ankara Barosu, siyasi muhalif isimler, uluslararası insan hakları grupları ve diğer kişi ve kuruluşlar, devlet görevlilerinin gözaltındayken bazı kişileri tehdit ettiğini, kötü muamelede bulunduğunu ve muhtemelen de işkence uyguladığını aktardı. Mayıs ayının sonlarında kamuoyuna yansıyan haberlerde, Gülen hareketiyle bağlantılı oldukları şüphesiyle 2016 ve 2018 yılları arasında yayınlanan olağanüstü hâl kararnameleri kapsamında görevden alınan Dışişleri Bakanlığı’nın eski çalışanlarının da aralarında bulunduğu 100 kadar kişinin, polis nezaretindeyken kötü muameleye maruz kaldığı veya işkence gördüğü iddiaları yer aldı. Ankara Barosu, mağdur oldukları iddia edilen kişilerle gerçekleştirdiği görüşmeleri ayrıntılı olarak aktaran bir rapor yayınladı. Ankara Barosu’nun görüştüğü gözaltındaki altı kişiden beşi, polisin kendilerine işkence yaptığını ifade etti. İfadelerine göre, yetkililer bu kişilerin gözlerini bağladı, diz çöktürdü, odanın bir tarafından diğer tarafına sürükledi, başlarına ve vücutlarına copla vurdu ve “konuşmadıkları” takdirde makatlarına cop sokulacağı yönünde tehdit etti. Emniyet Genel Müdürlüğü iddiaları reddetti.

2018 Şubat’ında BM İşkence Özel Raportörü Nils Melzer, Türk emniyet güçleri nezaretinde işkence ve diğer kötü muamele iddialarının artmasıyla ilgili ciddi endişelerini dile getirdi. Melzer, Gülen hareketi veya PKK ile bağlantısı olduğundan şüphelenilen çok sayıda kişinin zor kullanılarak itirafta bulunmalarını veya başkalarına suç isnat etmelerini sağlamak amacıyla zalimane sorgulama tekniklerine maruz kaldığına dair iddialardan endişe duyduğunu dile getirdi. Aktarılan istismar biçimleri arasında ağır dayak, elektroşok, buzlu suya maruz bırakma, uykudan yoksun bırakma, tehdit, hakaret ve cinsel saldırı bulunmaktaydı. Özel Raportör, söz konusu iddiaların soruşturulması veya faillerin sorumlu tutulması amacıyla yetkililer tarafından herhangi bir ciddi önlem alınmadığının görüldüğünü ifade etti.

Van’da yaşları 14 ve 17 arasında değişen üç Kürt çocuk, Şubat ayında polis nezaretindeyken işkenceye maruz kaldıklarını söyledi. Söz konusu çocuklar, Van Barosu’na polisin kendilerini copla dövdüğünü, kafalarını tekmelediğini ve başlarını zorla klozete soktuğunu anlattı. 15 Eylül’de basında yer alan haberlere göre davada görevli savcı, şikâyete konu olan 66 polis hakkında soruşturma yürütmek üzere Van Valiliği’nden izin istedi. Valilik, görevlilerin mağdurlara yönelik olarak “orantılı güç kullandığını” belirterek talebi reddetti.

İnsan hakları grupları polis nezaretindeki kişilere işkence ve kötü muamele uygulandığını da bildirdi. Polisin, gözaltındaki kişilere polis merkezlerinin dışında kötü muamelede bulunduğu, kötü muamele ve işkence iddialarının Şanlıurfa ve Van dâhil Güneydoğu’daki bazı polis merkezlerinde daha yaygın olduğu yönünde raporlar mevcuttu. İnsan Hakları Derneği (İHD), yılın ilk altı ayında, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde işkence veya insanlık dışı muamele iddiası içeren 65 şikâyet aldığını bildirdi. Ayrıca İHD, gözaltındakilere polis tarafından gözdağı verilmesi ve utandırmanın yaygın olduğunu ve mağdurların misilleme korkusu nedeniyle istismarı ihbar etme konusunda tereddüt ettiklerini de ifade etti. Bunun yanı sıra, İHD yılın ilk 11 ayında güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen 84 işkence ve insanlık dışı muamele vakası dâhil olmak üzere 570 şikâyet aldığını bildirdi. Aralık ayında İçişleri Bakanı, gözaltında kötü muamele iddiasıyla Bakanlığın 2018 yılında 31 şikâyet aldığını aktardı.

Hükümet, işkence konusunda “sıfır tolerans” politikası uyguladığını belirtti. Ancak İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), “güvenilir işkence iddialarını soruşturmak için alınmış herhangi bir ciddi tedbirden haberdar olmadığını” kaydetti. İnsan Hakları İzleme Örgütü, hazırladığı 2018 Dünya Raporu’nda şu ifadelere yer verdi: “2017 yılında, özellikle de terörle mücadele yasası kapsamında gözetim altında tutulan kişiler tarafından, polis gözetimi altında işkence ve kötü muamele yapıldığına ilişkin yaygın bildirimlerde bulunuldu. Hükümetin açıkladığı işkenceye sıfır tolerans politikasına rağmen, bu durum, uzun süredir devam eden ilerlemede bir geri dönüşe işaret ediyor. Kolluk güçlerinin gözaltındaki şahısları darp ettiğine, onları uzun süre zorlayıcı pozisyonlara ve tecavüz tehditlerine maruz bıraktığına, avukatları tehdit ettiğine ve tıbbi kontrollere müdahale ettiğine ilişkin yaygın bildirimler vardı.” Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı 2018 istatistiklerine göre hükümet, işkence iddialarıyla ilgili 2.196 soruşturma açtı. Bu soruşturmalardan 1.035’i hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilirken 766’sı hakkında cezai yargılama süreci başlatıldı, 395 soruşturmada ise bunlardan farklı bir sonuca ulaşıldı. Hükümet, işkence iddialarıyla ilgili yürüttüğü soruşturmalar hakkında veri yayınlamadı. İnsan hakları grupları, PKK ya da Gülen hareketi ile bağlantısı olduğu iddia edilen bireylerin ağır muameleye maruz kalma olasılığının daha yüksek olduğunu iddia etti.

Şanlıurfa Barosu tarafından Mayıs ayında yayınlanan bir raporda, yetkililerin Şanlıurfa’ya bağlı Halfeti ilçesinde 54 erkek, kadın ve çocuğa işkence ettiği iddia edildi. Raporda, ilçede bir polis memurunun ölümünden sonra söz konusu kişilerin gözaltında işkenceye maruz bırakıldıkları belirtildi.

Zorunlu askerlik hizmetini gerçekleştiren bazı askerler, zaman zaman ölüm veya intihar ile sonuçlanan kabul sınamalarına, fiziksel tacize ve işkenceye maruz kaldı. Askerî Şüpheli Ölümler ve Mağdurları Derneği, her yıl sayıları azalmakla birlikte, 2012-2015 yılları arasında, 202 şüpheli ölüm olduğunu bildirdi. İHD ve TİHV yıl içinde en az 17 ölümün şüpheli ölüm olarak gerçekleştiğini kaydetti. İHD, Temmuz ayında Adapazarı’nda görev yapan bir Kürt askerin etnik kimliğinden dolayı tugayındaki diğer askerler tarafından ciddi bir şekilde dövüldüğünü bildirdi.

Cezaevleri ve Gözaltı Merkezlerindeki Koşullar 

Özellikle de 2016 darbe girişimi sonrasında gerçekleşen geniş kapsamlı tutuklamaların ardından yaşanan aşırı kalabalıklaşmaya bağlı sorunlar nedeniyle mahkûmların sağlık hizmetlerine yönelik taleplerinde yaşanan artışın mahkûmların ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik mevcut kaynaklarda azalmaya yol açması kayda değer bir istisna olmakla birlikte hapishaneler, BM özel raportörü tarafından altyapı ve temel ekipman alanlarında gözetilen fiziksel koşullara dair standartları genel itibarıyla karşıladı. Bu yıl hükümet, ilave hapishaneler inşa edilmesi amacıyla kaynak ayırdı.

Fiziksel Koşullar: Cezaevlerinin kalabalık olması, önemli bir sorun teşkil etmeye devam etti. Adalet Bakanlığı’na göre, ülkede Kasım ayı itibarıyla 218.950 kişi kapasiteli 353 cezaevi mevcuttu; bu cezaevlerindeki tahmini toplam tutuklu ve mahkûm sayısı ise 286 bin idi. Resmî rakamlar mevcut olmamakla birlikte, gözlemciler yıl içinde 3.000 mahkûmun hücre hapsinde tutulduğu tahmin etmektedir. Hücre hapsi uygulamasında artış yaşandı; bazı gözlemciler ise resmî rakamlar mevcut olmamakla birlikte bu durumun cezaevlerinde intihar oranlarının artmasına yol açtığı değerlendirmesinde bulundu.

Reşit olmayan bireylere yönelik ayrı ceza infaz kurumlarının imkânlarının uygun olmadığı durumlarda, söz konusu kişiler yetişkin erkek ve kadınlara yönelik ceza infaz kurumları içerisinde ayrı bölümlerde tutulmaktaydı. Altı yaşından küçük çocukların cezaevinde bulunan anneleriyle kalmalarına izin verilmektedir. İnsan Hakları Derneği’nin tahminine göre, Aralık ayı itibarıyla en az 780 çocuk annesiyle birlikte cezaevinde kalmaktaydı. Tutuklu yargılanan kişiler, hükümlülerle aynı kurumlarda tutulmaktaydı.

Hükümet, fiziksel koşullar sebebiyle veya cezaevi personelinin eylemleri sonucunda gerçekleşen mahpus ölümleri hakkında veri yayınlamadı. Eylül ayında yerel basına yansıyan bir habere göre, İzmir’deki bir cezaevinde sekiz ay içinde 14 kişi öldü. Haberde kalabalık, hijyen koşullarının yetersizliği ve beslenme eksikliğinden dolayı bir salgının baş gösterdiği ve bunun sonucunda bir koğuşun karantinaya alındığı iddia edildi.

İnsan hakları örgütleri, mahpusların çoğunlukla yeterli içme suyu, ısıtma, havalandırma, aydınlatma, yiyecek ve sağlık hizmetlerine sahip olmayan koşullarda kaldığını öne sürdü. Meclis bünyesindeki Tutuklu ve Hükümlü Haklarını İnceleme Alt Komisyonu’na mensup bir milletvekili, görüştüğü tutuklu ve hükümlülerin söz konusu sorunlardan şikâyet ettiğini doğruladı.

Adalet Bakanlığı’na bağlı olan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nden bir yetkili tarafından Meclis’e sunulan bir raporda, Eylül ayı itibarıyla 1.300’ü aşkın sağlık çalışanının 286 bin kişilik bir cezaevi nüfusuna hizmet ettiğini bildirdi. Bu sağlık çalışanları arasında 8 hekim, 65 diş hekimi ve 805 psikolog bulunmaktaydı. İnsan hakları dernekleri, mahkûmlara verilen yetersiz sağlık hizmetlerinden ve özellikle cezaevlerindeki yetersiz doktor sayısından kaynaklanan ciddi endişeler olduğunu ifade etti. İnsan Hakları Derneği istatistiklerine göre, Aralık ayında ülke çapındaki cezaevlerinde 1.334 hasta tutuklu ve hükümlü vardı; bu kişilerden 457’sinin durumunun ise ciddi olduğu belirtildi.

İnsan hakları örgütlerince hazırlanan raporlarda, bazı doktorların, kişilerin işkence gördüğüne işaret edebilecek tıbbi raporları misilleme korkusu nedeniyle imzalamadıkları öne sürüldü. Bunun sonucu olarak, mağdurlar, iddialarını kanıtlamaya yardımcı olacak tıbbi belgeleri çoğu zaman edinemedi.

Başsavcılar, özellikle de geniş bir kapsamı olan terörle mücadele kanunu çerçevesinde, kamu güvenliğine karşı tehdit oluşturduğu yönünde kanaat getirdikleri kişilerin, ağır hastalık durumunu belirten tıbbi raporlara rağmen, yargılama öncesinde tutuklu kalması konusunda takdir yetkisine sahiptir.

Yönetim: Yetkililer, bazen istismar ve insanlık dışı veya aşağılayıcı koşullarla ilgili itibar edilebilir iddialar hakkında soruşturma yürüttü; ancak genel itibarıyla bu soruşturmaların sonuçlarını kamuoyunun erişebileceği şekilde belgelendirmedi veya sorumluların hesap vermesini sağlamak amacıyla harekete geçilip geçilmediğini kamuoyuyla paylaşmadı. Hükümet, cezaevlerinde şiddet veya kötü muamele iddialarına yönelik (hem cezai hem idari) soruşturmalara ilişkin veri yayınlamadı. Bazı insan hakları aktivistleri, tutuklu ve hükümlülerin aile fertlerine ve avukatlara erişiminin kimi zaman keyfi olarak engellendiğini bildirdi. Dini vecibelerin yerine getirilmesinin cezaevi yetkililerince engellendiğine işaret eden en az bir rapor mevcuttu.

Bağımsız İzleme: Hükümet, milletvekilleri de dâhil olmak üzere bazı gözlemcilerin hapishane ziyaretleri gerçekleştirmesine izin verdi. Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi’nden (CPT) bir heyet Mayıs ayında ülkeyi ziyaret etti ve çeşitli bölgelerde çok sayıda mahpusla mülakat gerçekleştirdi. Aralık ayı itibarıyla hükümet, CPT raporunun ve bulgularının kamuoyuna açıklanmasını onaylamamıştı.

Hükümet, STK’ların cezaevlerini izlemesine izin vermedi. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği, milletvekilleri tarafından sağlanan bilgilere, mahkûmlarla yazışmalara, avukatlara, mahkûmların aile üyelerine ve basın raporlarına dayanarak Ocak ayında cezaevi koşullarına ilişkin bir rapor yayınladı.

d. Keyfi Tutuklama veya Gözaltı

Yasaların keyfi tutuklama ile gözaltına almayı yasaklamasına ve kişilerin, tutuklama veya gözaltı uygulamalarını hukuka uygunluk yönünden itiraz yoluyla mahkemeye taşıyabilme hakkını sağlamasına rağmen, güvenilir nitelikteki çok sayıda rapor, hükümetin bu gereklilikleri her zaman yerine getirmediğini ortaya koydu.

İnsan hakları grupları, 2016 darbe girişimi sonrasında yetkililerin Gülen hareketi ya da PKK ile bağlantılı olduğu iddia edilen yüz binlerce kişiyi çoğu zaman geçerliliği sorgulanır nitelikteki delil kıstaslarıyla ve kanunen korunan hukuki usullere uygunluk tam olarak gözetilmeden gözaltına almaya, tutuklamaya ve yargılamaya devam ettiğini aktardı (Bk. Bölüm 2.a.). 15 Temmuz darbe girişiminin üçüncü yıl dönümünde hükümet, Gülen hareketi ile bağlantılı ya da iltisaklı olduğu iddiasıyla darbe girişiminden beri 540 bin kişi hakkında adli işlem yapıldığını duyurdu. Adalet Bakanlığı Eylül ayında, 2016’nın Temmuz ayından bu yana yaklaşık 30 bin kişinin Gülen hareketiyle bağlantılı olmak veya darbe girişimi ile ilgili suçlamalardan mahkûm edildiğini bildirdi. Bunun yanı sıra Bakanlık, darbe girişimi ile ilgili olarak 150 binden fazla gizli soruşturma açtı. Yaklaşık 70 bin dava yargı sürecindeydi. Bu davalarda adı geçen bireylerin çoğunluğunun, Gülen hareketine veya PKK’ya üyelik ve propagandanın da aralarında bulunduğu terörle ilgili suçlar işledikleri iddiasıyla tutuklandığı bildirildi. Ulusal ve uluslararası yasal ve insan hakları uzmanları bu tür davalarda savcılar tarafından sunulan delillerin kalitesini sorguladı, yargı sürecini eleştirdi, yargının tarafsız olmadığını ileri sürdü ve söz konusu sanıkların kendilerine yöneltilen suçlamalara temel oluşturan delillere erişimine zaman zaman izin verilmediğini belirtti (Bk. Bölüm 1.e., Yargılama Usulleri).

Bazı davalarda mahkemeler yasaları eşit biçimde uygulamadı; eleştirel hukukçular ve hak aktivistleri ise mahkeme ve savcılık kararlarının zaman zaman yürütmenin müdahalesine maruz kaldığını ileri sürdü. Mayıs ayında Ankara’da bir mahkeme, Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu iddiasıyla tutuklanan silahlı kuvvetlerin üst düzey bir mensubu hakkında beraat kararı verdi. Mahkeme, beraat kararını ispat yükünün karşılanmamasıyla gerekçelendirdi. Yılın daha önceki dönemlerinde yetkililerin benzer suçlamalarla 39 kişiyi tutukladığı belirtilerek bu kişilerin beraat etmemesi eleştirildi.

Hükümet, yargı alanında sorunların mevcut olduğunu kabul etti ve Ekim ayında hukuki süreçlerde şeffaflık, verimlilik ve tutarlılığı geliştirmek ve yargı bağımsızlığını güçlendirmek amacıyla tasarlanmış bir Yargı Reformu Stratejisi başlattı.

Tutuklama Usulleri ve Tutuklulara Yapılan Muamele 

Yasalar, zanlının suç işleme anında derdest edilmesi dışında tutuklama yapılabilmesi için savcı tarafından tutuklama emri verilmesini gerektirmektedir. Mahkemeye çıkarılma süresi dört güne kadar uzatılabilmektedir. Resmî tutuklama ise gözaltından farklı bir adım olup şüphelinin daha sonra verilecek bir mahkeme kararıyla serbest bırakılması emri verilmedikçe veya verilene kadar cezaevinde kalacağı anlamına gelir. Üç yıldan daha kısa bir hapis cezası öngörülen suçlarda hâkim, kefalet gibi uygun bir güvence alındığı takdirde zanlıyı, mahkemeye çıkarılmasından sonra serbest bırakabilir. Daha ağır suçlarda ise hâkim, sanığın kendi yazılı taahhüdüyle salıverilmesine ya da eğer şüphelinin kaçma, delil yok etme, tanık veya mağdurlara baskı uygulama veya sıkıştırma olasılığına işaret edecek belli emareler söz konusu ise, sanığın tutuklu yargılanmasına karar verebilir. Hâkimler, çoğu zaman açık gerekçeler göstermeksizin, şüphelilerin tutuklanması yönünde karar verdi.

Kanunda gözaltında tutulan kişilere diledikleri her anda ve ivedilikle bir avukata erişim hakkı tanınmış olmakla birlikte savcılara bu erişimi 24 saate kadar engelleme hakkı verilmiştir. Aynı zamanda ceza davalarında kanun, ihtiyaç sahibi tutuklulara talepleri doğrultusunda devlet tarafından avukat sağlanmasını da öngörmektedir. Suçluluğun sabit bulunması halinde karşılaşılacak muhtemel hapis cezasının beş yıldan fazla olduğu veya sanığın çocuk ya da engelli olduğu durumlarda ise sanığın talebi bulunmasa dahi bir savunma avukatı tayin edilmektedir. İnsan hakları gözlemcileri, birçok davada yetkili makamların, yeterli maddi imkânlara sahip olmadığı durumlarda, sanığa bir avukat tayin ettiğini belirtti.

2018’de Meclis tarafından kabul edilen terörle mücadele yasasına göre, bir şüpheli “bireysel” suçlarda 48 saat, “toplu” suçlarda ise 96 saat boyunca hiçbir suçlama yöneltilmeksizin (veya hâkim karşısına çıkarılmadan) alıkonabilir. Bu süreler, “bireysel” suçlar için toplamda altı güne, “toplu” suçlarda ise toplamda 12 güne karşılık gelecek şekilde hâkim onayı ile iki defa uzatılabilir. Artık yürürlükte olmayan olağanüstü hâl kanunları kapsamında ise herhangi bir suçlama olmaksızın kişiler 14 gün boyunca gözaltında tutulabilmekteydi. İnsan hakları örgütleri, polise tanınmış olan ve haklarında herhangi bir suçlama olmaksızın kişileri 12 güne kadar gözaltında tutabilmeye imkân veren yetkinin kötü muamele ve işkence riskini artırdığı endişelerini dile getirdi. Yabancı ülke vatandaşları da dâhil olmak üzere kişilerin, haklarında resmî olarak bir suç isnadında bulunulması için 14 günden daha uzun bir süre beklediği birçok vaka vardı. Örneğin, çocuk hakları aktivisti Yiğit Aksakoğlu, 2013 Gezi Parkı eylemlerine katılanlar hakkında Mart ayında mahkemeye sunulan iddianamenin bir bölümünde ismi geçmeden önce hakkında herhangi bir suçlama olmaksızın dört ay boyunca tutuklu kaldı. Basında yer alan haberlere göre, ülkede 50.000’den fazla insan tutuklu olarak yargılanmaktaydı.

Kanunlar, savcılara avukat-müvekkil gizliliğini askıya alma ve sanıklar ile avukatları arasındaki görüşmeleri gözlemleme ve kayıt altına alma yetkisi tanımaktadır. Barolar; hem avukatların – özellikle de adli yardım kanalıyla görevlendirilmemiş avukatların – gözaltındakilere ve cezaevlerine erişimini kısıtlayan kararnameler bulunması hem de birçok avukatın, hükümet tarafından 2016 darbe girişimiyle bağlantılı olmakla suçlanan kişileri savunma konusundaki isteksizliğinden dolayı, gözaltındaki kişilerin avukata ivedi biçimde erişim yönünden zaman zaman zorluk yaşadığını bildirdi. İnsan Hakları Ortak Platformu, yeniden tesis edilen 24 saatlik avukata erişim kısıtlamasının keyfi biçimde uygulandığını bildirdi. İHD, terörle ilgili davalarda, yetkili makamların, gözaltılara ilişkin ayrıntıları yasaların öngördüğü şekilde ilk 24 saat içinde savunma avukatlarına çoğu kez bildirmediğini belirtti. İHD, ayrıca iddianamelerin hazırlanması zarfında avukatların, müvekkilleri hakkındaki dava dosyalarına erişimlerinin haftalar veya aylar boyunca sınırlı kaldığını ve bu durumun, müvekkillerini savunabilmelerini güçleştirdiğini de bildirdi.

Avukatlar ve insan hakları gözlemcileri özellikle avukata erişim konusunda adil yargılanma hakkını koruyan kanunların usulsüz bir biçimde uygulandığını ifade etti. Nisan ayında İnsan Hakları İzleme Örgütü, terörle ilgili davalarda şüphelilerin avukata erişiminin, emniyet güçleri tarafından sorguları tamamlanana kadar yetkililer tarafından sıklıkla kısıtlandığı belirtti.

Bazı avukatlar, özellikle de PKK veya Gülen hareketi ile bağlantılı olmakla suçlanan şüphelilerin davalarını üstlenmekte tereddüt ettiklerini, bunun sebebinin ise kovuşturmaya uğramak dâhil hükümetin misillemesine maruz kalma korkusu olduğunu belirtti. Savunma avukatlarının hükümet tarafından sindirilmesi zaman zaman terörle ilgili olmayan davaları da kapsadı. Uluslararası bir STK olan Freedom House tarafından yayınlanan Dünyada Özgürlük 2018 raporuna göre, “birçok davada, hakkında terör suçları isnat edilen kişileri savunan avukatların kendileri de tutuklandı.” Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi tarafından Nisan ayında yapılan bir açıklamaya göre, 2016 yılından beri 1.546 avukat kovuşturmaya uğradı; bu avukatlardan 600’e yakını tutuklandı ve 274’ü de uzun hapis cezalarına çarptırıldı. Bu uygulama, PKK ile bağlantılı suç isnatlarının sıkça görüldüğü ve avukatların nüfus yoğunluğuna kıyasla sayıca düşük olduğu Güneydoğu’da hukuki temsile erişimi daha fazla etkiledi.

Keyfi Tutuklama: Yasalar, bir zanlının keyfi veya gizli bir şekilde gözaltında tutulmasını yasaklamasına rağmen, hükümetin, bu yasaklamalara uymadığı yolunda çeşitli haberler vardı. İnsan hakları grupları sokağa çıkma yasağı olan yerlerde veya “özel güvenlik bölgeleri”nde emniyet güçlerinin vatandaşları herhangi bir resmî kayıt olmadan gözaltına aldığını ve böylelikle de gözaltına alınan şahısların keyfi uygulamalara maruz kalma riskinin daha yüksek olduğunu iddia etti. Haziran ayında Şanlıurfa Barosu, Şanlıurfa İl Emniyet Müdürlüğü yetkililerinin, terör örgütlerine destek iddiasıyla ilgili bir soruşturmada ebeveynleri ve iki kardeşi ile birlikte 15 yaşında bir kız çocuğunu herhangi bir suçlama yöneltmeksizin 12 gün boyunca gözaltında tuttuğunu duyurdu.

Tutuklu Yargılama: Devletin güvenliği, millî savunma, anayasal düzen, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları ile organize suçlar ve terör kapsamındaki suçlar dâhil olmak üzere azami tutukluluk süresi yedi yıldır. Tutuklu yargılanma süresi, isnat edilen suçlar için öngörülen azami cezayı genellikle geçmedi. Ağır ceza mahkemelerinin kapsamına giren diğer nitelikli suçlarda ise azami tutukluk süresi iki yıl olmakla birlikte, üç defaya mahsus birer yıllık uzatma imkânı ile toplam beş yıldır.

Ekim ayında, yargı reformu paketinin bir parçası olarak, (Interpol tarafından merkezi ceza mahkemesi olarak tanımlanan) ağır ceza mahkemelerinin kapsamına girmeyen davalarda, davanın soruşturma aşamasında (iddianame öncesinde) tutukluluk halini altı aya, bu mahkemelerinin kapsamına giren davalarda ise bir yıla indiren yeni düzenlemeler getirildi. Terörle ilgili davalarda, yargılama öncesi soruşturma aşamasında azami tutukluluk süresi 18 ay olup, bu süre altı ay daha uzatılabilir.

Hukukun üstünlüğü ilkesini savunanlar, özellikle de siyasi sebepli terör suçlamaları içeren davalarda tutuklu yargılamanın yaygın olarak kullanılmasının bir peşin cezalandırma yöntemi haline geldiğini belirtti. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, cezaevi nüfusunun beşte biri (yaklaşık 250 bin mahkûmdan 50 bini) terörle ilgili suçlardan yargılanmakta veya bu suçlardan hüküm giymişti.

Yargı sistemi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yargılamanın kesintisiz olması gerektiği yönündeki hükümlerine rağmen, seri yargılama imkânı tanımamaktadır; bir davanın duruşmaları arasında çoğu zaman aylar geçtiği görüldü. İddianamenin hazırlanmasını takiben davaların başlaması bazen yıllar sürdü; temyizden karar çıkması da yıllar alabilmekteydi.

Tutukluluğun Kanuna Uygunluğuna Dair Mahkemeye İtirazda Bulunma İmkânı: Tutuklu avukatları, mahkeme öncesi tutukluluğa itiraz edebilse de olağanüstü hâl ve müteakip terörle mücadele yasaları bu imkâna kısıtlamalar getirdi. Ülkenin adli sisteminde, sulh ceza hâkimliklerinde geçerli olan istinaf sistemiyle, tutuklama, adli tedbir ve seyahat yasağı kararlarının doğrudan üst mahkemeye temyiz edilmesi yerine yatay temyiz yolu ile aynı derecede bir diğer sulh ceza hâkimliğine taşınmasına olanak tanınmaktadır. Eşit dereceli mahkemeler tarafından verilen ve birbiriyle çelişen kararlar açısından yetki belirsizliği yaratan bu yaklaşım, avukatlar tarafından eleştirildi. Bunun yanı sıra, 2016 yılından beri bölge istinaf mahkemeleri tarafından verilen beş yıldan az süreli hapis cezaları kesindi ve bu kararlar temyiz edilemiyordu. Ancak Ekim ayında, yargı reformu paketinin bir parçası olarak, belirli türden hakaret davalarında veya suç unsurunun ifade olduğu davalarda sanıkların bir yüksek mahkemeye başvurabilmelerine olanak tanıyan yeni tedbirler getirildi.

Olağanüstü hâl öncesinde, yargılanmayı bekleyen ya da yargılanan tutuklular, avukatları eşliğinde 30 günlük aralıklarla bir hâkim önüne çıkarak tutuksuz yargılanmak üzere tahliye durumunun değerlendirileceği bir incelemeden geçme hakkına sahipti. Temmuz ayında kabul edilen bir yasa uyarınca, yüz yüze yapılan bu incelemenin her 90 günde bir yapılması ve 30 günde bir yapılan incelemenin de hâkim tarafından yalnızca dava dosyası üzerinden yapılması öngörüldü. Barolar, yasanın bu unsurunun yargılamada kişinin meramını mahkeme huzurunda anlatabilme ilkesine (habeas corpus) aykırı olduğunu ve tutukluların bir hâkim tarafından belirli aralıklarla görülmeyeceğinden dolayı istismar riskini artırdığını belirtti.

İnsan hakları ihlali iddialarıyla açılan davalarda, tutuklular ceza davaları devam ederken şikâyet için Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan başvurabilmektedir. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi’nde biriken davalar adli süreçleri yavaşlatarak hızlı telafi imkânlarını kısıtladı.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) idari gözetim merkezi koşullarının değişiklik gösterdiğini ve çoğu zaman da kısıtlı fiziksel kapasite ve artan yönlendirmeler sebebiyle zorluklar yaşandığını belirtti. Mülteciler konusuna odaklanan insan hakları grupları, idari gözetim altında ve geri gönderme merkezlerinde tutulan göçmenlerin aile üyeleri ve avukatları dâhil olmak üzere dış dünya ile iletişimlerinin yetkililer tarafından engellendiğini ve göçmenlerin süresiz olarak alıkonulmaktan kaçınmak amacıyla geri gönderilmeyi kabul etmesi yoluyla zorla geri gönderilme ihtimalinin ortaya çıktığını öne sürdü.

e. Adil ve Açık Yargılanma Hakkının Reddi

Kanunlar, yargının bağımsız olmasını öngörmektedir; ancak yargının, etki altında kalmaya, özellikle de yürütme organının etkisinde kalmaya devam ettiği yönünde belirtiler mevcuttu.

Yürütme organı ayrıca, tüm ülke çapında hâkim ve savcıların mahkemelere tayin ve atamalarını düzenleyen ve bu hâkim ve savcıların disiplin işlerinden sorumlu olan adli organ olan Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üzerinde de güçlü bir etkiye sahiptir. Kurulun 11 üyesi, 7’si Meclis ve 4’ü Cumhurbaşkanı tarafından olmak üzere dört yıllığına yürütme ve Meclis tarafından atanırken, diğer iki üye de Cumhurbaşkanı tarafından atanan Adalet Bakanı ve Adalet Bakan Yardımcısıdır. Mevcut üyeler 2017’de atandığında hem yürütme hem de Meclis iktidar partisinin kontrolündeydi. Her ne kadar Anayasa’da hâkimler için hâkimlik teminatı öngörülse de HSK atama, nakil, terfi, ihraç ve kınama gibi yöntemlerle hâkim ve savcıların kariyerini kontrol etmektedir. Hâkim ve savcılara tanınan geniş hareket alanı, hâkim ve savcıların tarafsız kalma gerekliliğinde zorluk yaşamasına neden olurken, hakimlerin devleti koruma yönündeki eğilimleri de kanunların çelişkili bir biçimde uygulanmasına katkıda bulundu. Barolar, avukatlar ve akademisyenler, savcılık ve hakimlik mesleklerine başvurularda son derece öznel olarak değerlendirilen süreçler ile ilgili endişelerini dile getirdi ve bu durumun işe alım sürecinde siyasi uygunluk sınamalarına kapı açtığı konusunda endişelerini ifade etti.

Yargı, Gülen hareketi ile bağlantılı olmakla suçlanan yargı mensuplarının görevden alınması, tutuklanması veya ihraç edilmesi de dâhil olmak üzere yargı bağımsızlığını kısıtlayan bir dizi zorlukla karşı karşıya kaldı. Adalet Bakanlığı istatistiklerine dayanan haberlere göre, Eylül ayı itibarıyla 4.500’den fazla hâkim ve savcı yargılanmaktaydı; bunlardan yaklaşık 3.500’ü ise olağanüstü hâl sürecinde ve sonrasında yargılanmıştı. 16 Nisan’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), tutuklu Anayasa Mahkemesi üyesi hâkim Alparslan Altan’ın 2016 darbe girişimini sonrasında tutuklanmasının yasa dışı olduğu yönünde karar verdi.

Hükümet ayrıca geniş tanınırlığa sahip müvekkilleri temsil eden bazı savunma avukatlarını da hedef aldı. Örneğin, Mart ayında, her ikisi de işkence ve insan hakları ihlalleri konulu davalarda müvekkillerini temsil etmekle tanınan Çağdaş Hukukçular Derneği ve Halkın Hukuk Bürosu’ndan 18 avukat, terör örgütüne üyelik suçlamasıyla hapis cezalarına mahkûm edildi.

Türkiye’de soruşturmaya dayalı bir ceza yargılaması sistemi mevcuttur. Ülkede hâkim ve savcıların eğitimi ve atanmasında uygulanan sistem, bu meslek kolları arasında yakın ilişkiler kurulmasını teşvik edici niteliktedir; bazı hukukçular ise bu durumun ceza davalarında uygunsuzluk ve haksızlığa yol açabileceğini iddia etti.

Askerî mahkemeler kaldırıldı ve askerî yargı, sadece disiplin davalarını görmek üzere varlığını korudu.

Alt derece mahkemeler, Anayasa Mahkemesi tarafından alınan kararların uygulanmasını zaman zaman göz ardı etti veya önemli ölçüde geciktirdi. AİHM kararları ülkede nadiren uygulanmaktadır.

Yargılama Usulleri 

Adil yargılanma hakkı anayasal bir teminat olmakla birlikte, barolar ve hak savunuculuğu yapan gruplar, yürütmenin yargı üzerindeki artan etkisi ve hükümetin olağanüstü hâl kapsamında atmış olduğu adımların söz konusu hakkı tehlikeye soktuğu belirtti.

Kanunlara göre masumiyet karinesi tesis edilmekte ve sanıklara duruşmalarında hazır bulunma hakkı tanınmaktadır; ancak bir dizi geniş tanınırlığa sahip davada sanıklar, duruşmalarda fiziken hazır bulunmak yerine giderek artan şekilde hapishaneden video bağlantısı yoluyla duruşmalara katıldı. Devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar, organize suçlar ve çocuklara karşı işlenen cinsel saldırı suçları dâhil olmak üzere belirli katalog suçlar söz konusu olduğunda, savunma avukatlarının müvekkillerinin mahkeme dosyalarına olan erişimi iddianame hazırlanana kadar hâkimler tarafından kısıtlanabilmektedir.

Tüm davalarda kararlar tek bir hâkim ya da hâkimlerden oluşan bir heyet tarafından alınır. Sanıkların reşit olmadığı davalar haricindeki davaların duruşmaları genellikle halka açıktı. Hükümet, “devlete karşı işlenen suçlar” ile ilgili davalar gibi güvenlik meselelerini ilgilendiren duruşma ve davaları halka kapalı şekilde gerçekleştirmeye imkân tanıyan kanun maddesini giderek artan bir şekilde kullandı. İddianame, dava özeti, hükümler ve mahkemeyle ilgili diğer belgeleri içeren dava dosyalarının, davanın tarafları haricinde kimsenin erişimine açık olmaması, gazeteciler ve gözlemci gruplar da dâhil olmak üzere kamuoyunun dava süreçleri veya sonuçları hakkında bilgi edinmesini zorlaştırmaktadır. Siyasi açıdan hassasiyet arz eden bazı davalarda hakimler mahkeme salonuna yalnızca Türk avukatların erişimine izni verdi. Bu durum, yerel ve uluslararası grupların bazı davaları gözlemleme olanağını kısıtladı.

Sanıklar, yargılama sırasında hazır bulunma ve makul bir süre içinde avukatla görüşme hakkına sahiptir; ancak bazı münferit davalarda avukatlar, devlet tarafından tayin edilen avukatları seçmeleri için sanıkların zorlandığını öne sürdü. Gözlemciler ve insan hakları grupları, bazı yüksek profilli davalarda bu hakların sanıklara tanınmadığını belirtti. Güneydoğu’dan bireyler, giderek artan bir şekilde, iddia edilen suçun gerçekleştiği yerden uzakta bulunan cezaevlerinde veya gözaltı merkezlerinde tutuldu ve duruşmalara video bağlantı sistemleri üzerinden katıldı. Bazı insan hakları örgütleri, video bağlantılarının gerçekleştirilemediği gerekçesiyle duruşmaların bazen sanığın yokluğunda devam ettiğini bildirdi.

Sanıklar, ceza davalarında avukat yoluyla temsil edilme ve sanığın muhtaç konumda olması durumunda ise masrafları kamu tarafından karşılanan bir müdafi edinme hakkına sahiptir. Sanıklar veya vekilleri, iddia makamı tarafından çağrılan tanıklara soru sorma hakkına sahiptir; ancak sorular genellikle hâkimlere sunulmak zorundadır ve onların da savunma adına bu soruları sorması beklenir. Sanıklar veya vekilleri sınırlar dâhilinde, kendileri lehinde tanık ve kanıt sunabilir. Özellikle millî güvenliği ilgilendiren davalar söz konusu olduğunda sıklıkla gizli tanıklara başvuruldu. Sanıklar ifade vermeme, suçu itiraf etmeme ve temyize gitme haklarına sahiptir. Kanun, ihtiyaç durumunda mahkeme tarafından tercüme hizmeti sağlanmasını öngörür. İnsan hakları grupları, çevirmen hizmetinin her zaman ücretsiz olarak sağlanmadığını, Türkçe bilmeyen bazı yoksul sanıkların da çevirmene para vermek zorunda kaldıkları için dezavantajlı konuma düştüklerini ifade etti.

Gözlemciler, savcılık ve mahkemelerin, sanıklara teröre yardım suçu isnat edilen davalarda iddianamelerin ve mahkûmiyetlerin geçerliliği açısından kanıt ortaya koyma konusunda sıklıkla başarısız kaldığını belirterek, yargılama süreçlerine saygı ve delillerin güvenilir nitelikte olması şartlarına bağlılıkları hakkında endişelerin arttığını vurguladı. Yetkili makamlar, birçok davada, savunma avukatları ve sanıkların mahkemede erişimi olmadığı veya çapraz sorgulama ve ispat kabiliyetine sahip olmadığı gizli kanıtlar veya tanıklara başvurdu. Hükümet, birçok kez gizli tanıkların varlığını reddetti.

Örneğin, bir mahkeme, üniversite öğrencisi Baran Barış Korkmaz’ı gizli bir tanığın beyanına dayanarak yasa dışı bir örgüte üyelikten 59 yıl hapse mahkûm etti. Diyarbakır’da polis, gizli tanığa ilişkin bilgi verilmesi yönünde mahkemeden gelen talebe rağmen, mahkeme belgelerinde takma bir isimle yer alan gizli tanık hakkında bilgisi olduğunu reddetti.

ABD ve Türkiye’den çifte vatandaşlığa sahip olan Serkan Gölge yaklaşık üç yıl tutuklu kaldıktan sonra Mayıs ayında, Nisan 2020’ye kadar adli kontrol (şartlı tahliye) tedbirleri uygulanması kararıyla mahkemece serbest bırakıldı. Gölge, Gülen hareketinden bahisle “terör örgütüne üyelik” suçundan 2018 yılının Şubat ayında yedi buçuk yıl hapse mahkûm edilmişti. Temyiz mahkemesiyse suç isnadını terör örgütüne destek seviyesine çekerek cezayı beş yıl hapis cezasına indirdi. Gölge, aralarında daha sonrasında geri çekilen tanık ifadeleri de bulunan yanıltıcı delillere dayanılarak 2016 yılında tutuklanmıştı.

Siyasi Mahkûm ve Tutuklular 

Siyasi mahkûmların sayısı yıl sonu itibarıyla üzerinde tartışılan bir konu olmaya devam etti. İçişleri Bakanlığı, Eylül ayında 2016 darbe girişimi ile ilgili olarak 540 bin kişinin gözaltına alındığını bildirdi. Bu kişilerden yaklaşık 30 bini hüküm giyerken, 70 bin kişi de tutuklu olarak yargılanmaktaydı. Hükümet, Kasım ayı itibarıyla terörle ilgili suçlardan dolayı 41 bin kişinin cezaevinde olduğunu bildirdi. Bunlardan 28 bini Gülen hareketiyle, 9 ila 10 biniyse PKK ile ilgiliydi. Bazı gözlemciler bu kişilerden bazılarını siyasi tutuklu olarak görürken, bu tutum hükümet tarafından sert bir şekilde reddedildi.

Savcılar, terör ve milli güvenliğine yönelik tehditler konusunda geniş bir tanımlamayı benimsedi; savunma avukatları ve muhalif gruplara göre ise bazı durumlarda gazeteciler, (başta HDP mensupları olmak üzere) muhalif siyasetçiler ve aktivistlerin de aralarında olduğu geniş bir kesimden bireyler ve hükümeti eleştiren diğer kişiler hakkında ceza davaları açmak ve kovuşturma yürütmek amacıyla geçerliliği sorgulanır nitelikte olduğu görülen kanıtlar kullandılar. Yıl sonu itibarıyla HDP’li yedi eski milletvekili ve 48 HDP’li belediye eş başkanı tutuklanmıştı. HDP’ye göre, 2016 yılının Temmuz ayından bu yana, 2016 yılından beri tutuklu olan HDP eski Eş Genel Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş da dâhil olmak üzere aralarında milletvekilleri, parti yöneticileri ve üyelerin de bulunduğu en az 4.920 HDP üyesi, terör ve siyasi içerikli ifadeleriyle ilgili çeşitli suçlamalar nedeniyle tutuklu durumdaydı. 1 Aralık itibarıyla hükümet, Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerde seçimle iş başına gelmiş 28 muhalif yerel siyasetçiyi görevden uzaklaştırdı; bu kişilerden bazıları daha sonra tutuklandı ve cezaevine konuldu. Güneydoğu’daki 10 köyde seçimle iş başına gelmiş muhtarlar Mayıs ayında görevden uzaklaştırıldı. Ağustos ayında ise İçişleri Bakanlığı, Güneydoğu’nun üç büyük şehri olan Diyarbakır, Mardin ve Van’ın Mart ayında seçilerek göreve gelen HDP’li belediye başkanlarını görevden uzaklaştırdı. İçişleri Bakanlığı Eylül ayında Kulp ve Karayazı ilçelerinin HDP’li belediye başkanlarını, Ekim ayında ise Hakkâri, Yüksekova, Nusaybin, Bismil, Kayapınar, Erciş, Cizre ve Kocaköy belediye başkanlarını görevden uzaklaştırdı ve gözaltına aldı. Söz konusu belediye başkanlarının çoğunluğu, PKK terörüne destek verdikleri yönündeki çoğu seçim öncesine uzanan iddialarla ilgili devam eden soruşturmalar nedeniyle görevden uzaklaştırıldı.

Terörle mücadele yasaları, yetkililer tarafından muhalif siyasi parti üyeleri, insan hakları aktivistleri, medya organları, PKK sempatizanı olduğundan şüphelenilenler ve Gülen hareketine üye olduğu iddia edilenler ile Gülen hareketiyle bağlantılı grupların da aralarında bulunduğu kişi ve kurumlara karşı şirketlerin, hayır kurumlarının ve ticari işletmelerin mal varlıklarına el koymanın da dâhil olduğu geniş bir biçimde kullanıldı. İnsan hakları grupları, tutuklu birçok kişinin terörle somut bağlantısı olmadığını ve tutuklamaların iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) yönelik siyasi muhalefeti, özellikle de HDP ve ortağı Demokratik Bölgeler Partisi’ni (DBP) zayıflatmayı amaçladığını öne sürdü. Ağustos ayında polis, 2015 ve 2016 yıllarında Şırnak’ın Cizre ilçesinde meydana gelen yoğun meskûn mahal çatışmalarında yaralanan PKK mensuplarına tıbbi tedavi sağladığı iddiasıyla bir doktor ve üç sağlık çalışanını terör suçlarından gözaltına aldı.

Öğrenciler, sanatçılar ve dernek üyeleri, başta sosyal medya paylaşımları olmak üzere, terörle ilgili olduğu isnat edilen eylemlerden dolayı cezai soruşturmalara maruz kaldı. Hükümet, PKK ya da Gülen hareketiyle bağlantılı oldukları iddiasıyla tutuklu olanları siyasi tutuklu olarak değerlendirmedi ve insan hakları veya insani yardım kuruluşları tarafından bu kişilere erişilmesine izin vermedi.

Güvenilir raporlara göre, terörle ilgili suçlamalar sebebiyle cezaevine konulan bazı kişiler uzun süreli tecrit, açık alanda egzersiz ve hücre dışı faaliyetlerde ciddi kısıtlama, kütüphane ve basın kaynaklarına erişim hakkı tanınmaması, tıbbi müdahalede görülen yavaşlıklar ve bazı durumlarda tıbbi tedavi imkânının tanınmamasını da kapsayan istismar türlerine maruz kaldı. Basına yansıyan haberlerde, terörle ilintili suçlardan dolayı cezaevlerinde bulunan kişilerin ziyaretçilerinin de ceza infaz memurlarınca uygulanan ve ailelere kısıtlı erişim, çıplak arama ve insanlık onurunu küçük düşürücü muameleleri de kapsayan diğer istismar türleriyle karşılaştığı öne sürüldü.

Ülke Dışında Bulunan Kişilere Yönelik Siyasi Amaçlı Misilleme 

Hükümet, Gülen hareketinin üyesi olduğundan şüphelenilen kişileri yakalamak amacıyla dünya çapında bir çaba ortaya koydu. Hükümetin, belirli kişilere karşı, zaman zaman da hukuki usule uygunluk gözetilmeksizin, menfi eylemlerde bulunmalarını sağlamak amacıyla ikili ilişkiler üzerinden diğer ülkelere baskı uyguladığı konusunda güvenilir raporlar mevcuttu. Örneğin, Ocak ayında Ukrayna Güvenlik Servisi yetkilileri Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu iddia edilen iki Türk vatandaşını tutukladı ve Türkiye’ye iade etti. Söz konusu iki kişinin de Ukrayna’da çalışma ve oturma izinleri olmasına rağmen sınır dışı işleminden önce yasal bir zorunluluk olarak kararın temyizi için kendilerine tanınması gereken beş günlük süre gözetilmedi. Bu olayın ardından Türk hükümeti, “Türkiye ile Ukrayna arasındaki güçlü güvenlik iş birliğinin bir örneği olarak” iadelerden övgüyle söz etti.

Hükümetin, ülke dışında bulunan belirli kişileri 2016 yılının Temmuz ayındaki darbe girişimiyle ilişkili terörle bağlantılı olduğu iddiasından hareketle hedef almak amacıyla, Interpol kırmızı bültenlerini kullanmaya çalıştığına ve Gülen hareketinin destekçisi olduğundan şüphelenilen kişilerin pasaportlarının kayıp veya çalıntı olduğuna dair yanlış bildirimlerde bulunduğuna dair güvenilir raporlar mevcuttu. Bu kişiler, çoğu zaman Gülen hareketi ile bağlantılı veya bu hareket lehine beyanlarda bulunmuş olmalarına rağmen darbe girişiminde açıkça ortaya konulan bir role sahip değildi; Interpol’e yapılan bildirimler ise bu kişilerin gözaltına alınmasına ya da seyahat etmelerinin engellenmesine yol açabilirdi. Freedom House, 2016 darbe girişiminden bu yana, Gülen hareketine bağlı olarak nitelendirilen kişiler hakkında Türkiye’nin Interpol’e on binlerce talep gönderdiğini belirtti. Devlete bağlı bir basın kuruluşu olan Anadolu Ajansı, Ocak ayında, ABD Ulusal Basketbol Ligi (NBA) oyuncusu olan Türk vatandaşı Enes Kanter hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iade talebi hazırladığını ve bu kişi için kırmızı bülten çıkarılması amacıyla Interpol’e başvuruda bulunduğunu duyurdu. Kanter’in pasaportu, hakkında yapılan cumhurbaşkanına hakaret suçlamalarının ardından 2017 yılında iptal edilmişti. Kanter bir Gülen destekçisi olup, hükümet politikaları ve yetkililerine yönelik açık eleştirilerde bulunmaktadır.

Türk hükümeti, çeşitli ülkelerde geçici oturma izni olan bazı Türk vatandaşlarının pasaportlarını, bu kişilerin “Gülenci” örgütlere üye oldukları iddiasını öne sürerek siyasi gerekçelerle yenilememeyi sürdürdü; bu kişiler bu ülkelerin dışına seyahat edemediler.

Hukuk Muhakemeleri Usulü ve Müracaat Yolları 

Uygulamada farklılıklar görülse de Anayasa’da özel hukuk meselelerinde bağımsız ve tarafsız bir yargı süreci öngörülmektedir. Vatandaşlar ile kuruluşlar ve şirketler gibi tüzel kişiler, insan hakları ihlalleri dâhil fiziksel veya psikolojik zararın tazmini amacıyla dava açma hakkına sahiptir. Kanun, anayasa ve insan hakları konularında kişilere doğrudan Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkı tanımaktadır ve bu hak, teoride, insan hakları yönünden temyiz talebinde bulunulan mahkeme kararlarının üst mahkeme tarafından daha hızlı ve kolay bir şekilde incelenmesine olanak sağlamaktadır. Bu mekanizmaya rağmen, olağanüstü hâl kapsamındaki ihraçlara yapılan itirazların sayıca fazla olması ve yargıdaki tasfiyelerden kaynaklanan yargı kapasitesindeki düşüşün, yargılama süreçlerinin yavaşlamasına sebep olduğuna dair eleştiriler mevcuttu. Tüm iç hukuk yollarını tüketen vatandaşların, AİHM’e başvuruda bulunma hakları vardır; ancak hükümet, AİHM kararlarını nadiren uygulamaya koydu.

Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu, haksız şekilde ihraç edilen kamu görevlilerinin başvurularını değerlendirip karara bağlamak amacıyla 2017’nin Ocak ayında kuruldu ve aynı yılın Temmuz ayında başvuruları almaya başladı. Komisyon, Ağustos ayı itibarıyla 126.200 başvuru aldığını, 84 bin başvuruda karar verildiğini ve bu başvurulardan 6.700’ünün onayladığını, 77.600’ünün ise reddedildiğini bildirdi. İtiraz sürecinin; şeffaf olmadığı, yavaş işlediği ve kişilerin aleyhindeki delilleri görmesine imkân tanımadığı veya savunmalarına yönelik delil sunamamaları gibi nedenlerden ötürü vatandaşların yargı süreçlerine erişim hakkına itibar göstermediği yönünde eleştiriler mevcuttu.

Mülkiyetin Yeniden Tesisi  

Güneydoğu’nun birçok yerinde pek çok vatandaş, hükümetin PKK ile mücadelesi sırasında hasar gören alanları yeniden inşa etmek üzere gerçekleştirdiği kamulaştırmalara yönelik itiraz çabalarını sürdürdü (Bk. Bölüm 1.g, Çatışmaya Bağlı Diğer Suistimaller).

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na göre, 2016 darbe girişiminden sonra hükümet, Eylül ayı itibarıyla toplam değeri yaklaşık 59,4 milyar lira (10 milyar ABD doları) olarak hesaplanan yaklaşık 1.100 işletmeye el koydu.

Eylül ayında, Batman ilindeki yeni bir hidroelektrik santrali için bir vadide su tutulmaya başlandı. Söz konusu projede kamulaştırma yoluyla yerlerinden edilen kişiler, hükümet tarafından ödenen kamulaştırma bedellerinin eski evlerinin ikamesi amacıyla planlanan apartmanların fiyatını karşılamadığını ve yeni binaların yıl sonu itibarıyla tamamlanmamış olduğunu bildirdi.

f. Özel Hayata, Aile Hayatına, Konuta veya Haberleşmeye Keyfi veya Yasa Dışı Müdahale

Anayasa’da “özel hayatın gizliliği” öngörülmüş olmasına ve bireylerin kişisel bilgi ve verilerinin korunması ve düzeltilmesini isteme hakkının bulunduğu belirtilmesine karşın, kanunlar MİT’e bilgi toplama yetkisi verirken bir yandan da halkın veya gazetecilerin suistimalleri ortaya çıkarma kabiliyetini kısıtlamaktadır. MİT’in denetlenmesi Cumhurbaşkanlığı’nın görev kapsamına girmekle birlikte MİT yetkilileri üzerindeki denetim sınırlıdır. MİT, mahkeme kararına veya onay çerçevesinde diğer yargı süreçlerine ihtiyaç duymadan her türlü kişi veya kurumdan veri toplayabilir. Bunun yanında kanun, MİT hakkında veri toplamak, bilgi edinmek veya yaymak da dâhil olmak üzere teşkilatın faaliyetlerine müdahalede bulunulması hakkında cezai müeyyideler öngörür. Kanun, cumhurbaşkanının MİT ve çalışanlarına herhangi bir kovuşturma karşısında dokunulmazlık sağlamasına imkân tanımaktadır.

Polis, arama ve el koyma çerçevesinde geniş yetkilere sahiptir. Kolluk amirleri, 24 saat içinde adli izin alınmak şartıyla arama izni verebilir. Bu tür aramalara maruz kalan bireylerin şikâyette bulunma hakkı vardır, fakat arama gerçekleştikten sonra çıkarılan mahkeme izni, suistimalleri önleme konusunda bir denetim aracı olarak başarısız kaldı.

Güvenlik güçleri, hâkim onayı olmadan 48 saate kadar telefon dinlemesi yapabilir. Devlet Denetleme Kurulu, bu yetkinin kötüye kullanılması ihtimaline karşı yıllık denetimler yapabilir ve hazırladığı raporları Meclis Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu’na sunabilir. Bu yetkinin ne sıklıkta kullanıldığı hakkında bilgi mevcut değildi. İnsan hakları grupları, mahkeme emri olmadan telefon dinlemenin yargı denetiminin etrafından dolaşılmasını sağladığını ve vatandaşların mahremiyet haklarını muhtemelen kısıtladığını belirtti. Birçok vatandaş, yetkililerin telefonlarını dinlediklerini ve e-posta veya sosyal medya hesaplarına eriştiklerini ve bu durumun da otosansürün yaygın şekilde görülmesine sebep olduğunu ileri sürdü. İçişleri Bakanlığı, 1 Ocak ve 9 Nisan tarihleri arasında 10.250 sosyal medya hesabını incelediğini ve terör örgütü propagandası yapmak veya terörü övmek, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek ve devlet kurumlarına hakaret etmek suçlarından 3.600’den fazla kullanıcı hakkında yasal işlem yapıldığını açıkladı. TİHV, sosyal medya paylaşımları nedeniyle yılın ilk 10 ayında en az 1.700 kişinin gözaltına alındığını ve 336 kişinin tutuklandığını bildirdi. Hükümetin şeffaf olmayan yasal yetkiler kullanarak özel çevrimiçi iletişimi izlediğine dair kanıtlar mevcuttu.

İnsan hakları grupları, yetkililerin misilleme yapacağına dair korkunun sebep olduğu otosansürün, işkence veya kötü muamele iddiaları ile ilgili ellerine ulaşan şikâyetlerin görece düşük sayıda olmasıyla kısmen alakalı olduğu değerlendirmesinde bulundu.

Hükümet, hakkında arama kararı bulunan şüpheliler üzerinde baskı yaratmak amacıyla terörle mücadele yasalarını kullanarak bu kişilerin aile fertlerini hedef aldı. Hükümet tarafından alınan tedbirler arasında, görevden alınan veya ihraç edilen memurlar ile yetkililerden kaçan memurların aile fertlerinin pasaportlarının iptal edilmesi de bulunuyordu. Bazı durumlarda hükümet, ülke dışında bulunan ve Gülen hareketiyle bağlantılı oldukları gerekçesiyle aranan veya haklarında suç isnat edilen kişilerin reşit olmayan çocuklarının pasaportlarını iptal etti veya bu çocuklara pasaport vermedi. Mart ayında İçişleri Bakanlığı, 57 bin kişinin pasaportu üzerindeki kısıtlamaları kaldıracağını duyurdu.

Son iki yıldır Gülen hareketi ile ilişkili olmakla suçlanan yüzlerce işyerine hükümet tarafından el konulması ve bu işyerlerinin kapatılması, müşteri bilgilerinin gizliliği konusunda belirsiz bir durum oluşturdu.

  1. İç Çatışma Kapsamındaki Suistimaller

Güvenlik güçleri ile PKK ve ülke içindeki iştirakleri arasındaki çatışmalar önceki yıllara kıyasla daha düşük bir seviyede seyretmesine rağmen yıl boyunca devam etti. Bu çatışmalar güvenlik güçlerinin, PKK mensubu teröristlerin ve sivillerin yaralanmasına veya ölümüne neden oldu. Hükümet, Doğu ve Güneydoğu’nun çeşitli bölgelerinde PKK ve iştiraklerine yönelik güvenlik operasyonlarını sürdürdü. Yetkili makamlar, belirli kentsel ve kırsal alanlarda değişen sürelerde sokağa çıkma yasakları ilan etti ve PKK’ya yönelik operasyonlarını kolaylaştırmak için bazı bölgeleri “özel güvenlik bölgeleri” olarak tesis etti. Bu durum, ziyaretçilerin ve bazı durumlarda bölge sakinlerinin erişimini kısıtladı. Hakkâri ile Tunceli ilinin bazı kırsal bölgeleri yılın çoğunluğunda “özel güvenlik bölgeleri” olarak kaldı; ancak hükümet, genel itibarıyla sokağa çıkma yasağı ve “özel güvenlik bölgeleri” uygulamalarına 2018’e kıyasla daha az sıklıkta başvurdu. Aralarında adam kaçırmanın da bulunduğu PKK saldırıları, çatışmalarla ilişkili olmayan sivillerin hayatlarını kaybetmesine sebep oldu. Söz konusu bölgelerde yaşayan kişiler, PKK’ya yönelik güvenlik operasyonlarının başlatılmasından önce evlerini terk etmek için kendilerine bazen çok az zaman tanındığını bildirdi. Geride kalanlar ise kapsam ve süre bakımından değişiklik gösteren, kimi zaman hareket imkânlarını kısıtlayan ve yaşam koşullarını zorlaştıran sokağa çıkma yasaklarıyla karşı karşıya kaldılar.

Ölümler: Hükümet ve PKK arasındaki çatışmalar sonucunda ortaya çıkan ölü ve yaralı sayısına ilişkin tahminler önemli ölçüde farklılık gösterdi.

Uluslararası Kriz Grubu’na göre, 2015 yılının ortasından Aralık ayının başına kadar geçen sürede gerçekleşen PKK ile çatışmalarda en az 1.220 güvenlik gücü mensubu, 2.833 PKK’lı terörist, 490 sivil ve mensubiyeti tespit edilemeyen 223 genç öldü.

İHD, yılın ilk 11 ayında çatışmalar sebebiyle 97 güvenlik görevlisinin, 30 sivilin ve 362 PKK’lı teröristin öldüğünü, 174 güvenlik görevlisi ve 28 sivilin ise yaralandığını bildirdi.

İHD, güvenlik kontrol noktaları ve hükümet ile PKK arasındaki çatışmalar da dâhil olmak üzere, keyfi ölümler bağlamında, güvenlik görevlilerinin aynı dönemde ülke genelinde ikisi araç çarpmasıyla gerçekleşen 12 sivilin ölümüne neden olduğunu ileri sürdü. Kayıplara ilişkin hükümet verileri elde edilemedi.

PKK’nın uyguladığı taktikler arasında konvansiyonel silahlarla, bomba yüklü araçlarla ve EYP’lerle düzenlenen saldırılar ve hedef gözeterek işlenen cinayetler bulunmaktaydı. Aralarında adam kaçırma ve yargısız infazların da bulunduğu PKK saldırıları, çatışmalarla ilişkili olmayan sivillerin de hayatlarını kaybetmesine sebep oldu. Çoğunlukla PKK’ya ait olduğu öne sürülen EYP’ler veya patlamamış mühimmat, zaman zaman sivillerin ve güvenlik gücü mensuplarının ölümüne veya sakat kalmasına sebep oldu. 5 Ağustos günü Mardin’in Nusaybin ilçesinde PKK’nın bir askerî araca EYP ile düzenlediği saldırıda üç asker yaralandı. 23 Haziran’da, Hakkâri kırsalında PKK’ya ait bir EYP’nin patlaması sonucunda iki çoban yaralandı. İHD’ye göre, genellikle PKK’ya ait olduğu öne sürülen EYP’ler yılın ilk 11 ayında üç sivilin ölümüne, üç sivilin de yaralanmasına sebep oldu.

Devlete bağlı bir basın kuruluşu olan Anadolu Ajansı’na göre, Temmuz ayı itibarıyla PKK saldırılarında, aralarında çocukların da bulunduğu en az dokuz sivil hayatını kaybetti. Örneğin, Haziran ayında 53 yaşındaki bir çobanın Kars’ta PKK mensupları tarafından kaçırıldığı ve öldürüldüğü iddia edildi. Temmuz ayında Şırnak’ta PKK tarafından kaçırıldığı iddia edilen iki çoban daha ölü bulundu.

Adam Kaçırmalar: PKK hem yetkilileri hem de sivilleri kaçırdı veya kaçırma girişiminde bulundu ve bazen bu kişileri öldürdü (Bk. Ölümler, yukarıda).

Fiziksel İstismar, Cezalandırma ve İşkence: İnsan hakları grupları polisin, hükümete bağlı diğer güvenlik güçlerinin ve PKK’nın, Güneydoğu’da yaşayan bazı sivillere yönelik istismarda bulunduğunu iddia etti. Yetkililer tarafından yapılan kötü muameleye ilişkin hesap verebilirlik oldukça azdı. Gevaş ilçesinde bir mahkeme, 2017 yılında dört köy sakinine işkence yapmakla suçlanan bir polis memuru hakkında Nisan ayında beraat kararı verdi. Mağdurlar yedi polis memurunu tespit etmesine rağmen savcılık sadece bir kişi hakkında iddianame düzenledi.

Çocuk Askerler: Hükümet ve ülkenin Kürt kesiminden bazı kişiler, PKK’nın çocukları silah altına almak amacıyla devşirdiğini ve kaçırdığını iddia ederken, Kürt kesiminden pek çok kişi ise gençlerin genellikle PKK’ya gönüllü olarak katıldığını belirtti. Eylül ayında bir grup anne Diyarbakır’da PKK’nın çocuklarını zorla devşirdiğini veya kaçırdığını iddia ederek, çocuklarının geri gönderilmesi talebiyle oturma eylemi başlattı. Gençlerin PKK’ya katılımı konusunda yıl sonu itibarıyla güvenilir veriler mevcut değildi.

Çatışmaya Bağlı Diğer Suistimaller: Hükümet ile PKK arasındaki çatışmalardan kaynaklanan geniş çaplı hasar, 2016 yılında yetkilileri, çatışma sonrası yeniden yapılanmayı kolaylaştırmak amacıyla Güneydoğu’nun bazı bölgelerindeki birtakım mülkleri kamulaştırmaya yöneltti. Yıl sonu itibarıyla, yeniden yapılanma nedeniyle bu yerlerin birçoğuna bölge sakinlerinin erişimi yoktu. Diyarbakır’ın Sur ilçesinde hükümet, “çatışma sonrası yeniden yapılanma” olarak belirtilen amaç doğrultusunda mülkleri kamulaştırdı ve Diyarbakır’ın tarihi ve antik Sur ilçesi ve Hasırlı Camii, Surp Giragos Ermeni Kilisesi, Mar Petyun Keldani Kilisesi, Protestan Kilisesi ve Ermeni Katolik Kilisesi gibi Sur içindeki mülklerin hiçbirini iade etmedi veya buralarda tadilat çalışmalarını tamamlamadı. Durumdan etkilenen bazı bölge sakinleri kamulaştırılan arazide kalma ve tazminat talepleriyle mahkemelere başvurdu; bu davaların birçoğu yıl sonu itibarıyla sürmekteydi. Bazı davalarda mahkemeler mağdurlara tazminat ödenmesine karar verse de başvurucular tazminatın yetersiz olduğundan şikâyet etti. Yıl sonu itibarıyla tazminat alanların sayısı hakkında veri mevcut değildi.

Hükümetin eylemleri ve olumsuz güvenlik koşulları, gazeteci ve uluslararası gözlemcilerin etkilenen alanlara erişimi de dâhil olmak üzere demokratik özgürlükleri kısıtladı ve bu durum da meskûn mahal çatışmalarını ve etkilerini takip edip değerlendirmeyi zorlaştırdı. İçişleri Bakanlığı, Ağustos ayında Diyarbakır, Van ve Mardin’in yeni seçilen HDP’li belediye başkanlarını teröre destek verdikleri iddiasına dayanarak görevden uzaklaştırdı. Aralık ayının başı itibarıyla 28 HDP’li belediye başkanı İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırılmıştı. Belediye başkanları, 2018 yılında kabul edilen terörle mücadele mevzuatına göre görevden uzaklaştırıldığı ancak görevden alınmadığı için, yerel halkın yeni temsilci seçme imkânı olmadı.

Bölüm 2. Sivil Haklara Saygı 

 

a. İfade ve Basın Özgürlüğü

Anayasa ve yasalar, belli sınırlar dâhilinde ifade özgürlüğünü teminat altına alırken, hükümet, basın özgürlüğü de dâhil olmak üzere ifade özgürlüğünü yıl boyunca kısıtladı. Ceza kanunundaki birden çok madde, örneğin bir suçu veya suçluyu övmeyi, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmeyi veya aşağılamayı yasaklayan, kamu düzeninin korunmasını öngören ve devlete, cumhurbaşkanına ve kamu görevlilerine hakareti suç sayan hükümler suretiyle basın ve ifade özgürlüklerine doğrudan kısıtlama getirmektedir. Birçok basın mensubu, önde gelen muhalif ve bağımsız gazeteleri temsil eden gazetecilerin hükümet eliyle kovuşturmaya uğramasının ve hükümetin üç yıldır gazetecileri hapse atmasının ifade özgürlüğünü engellediğini, hükümeti eleştirmenin misillemeye neden olabileceği korkusuyla da otosansürün yaygınlaştığını bildirdi.

Kanuna göre dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik durumu, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığı ile ilgili nefret söylemi veya küçük düşürücü fiillere üç yıla kadar hapis cezası verilebilmektedir. İnsan hakları grupları kanunlarda toplumsal cinsiyet kimliği temelinde sınırlandırmalar içermemesini eleştirdi ve zaman zaman ilgili kanunların azınlıkları korumaktan ziyade ifade özgürlüğünü kısıtlamak için kullanıldığını belirtti.

Yüzlerce kişi, ifade özgürlüklerini kullandıkları için mahkûm edildi. Reuters tarafından 2018 yılında yayınlanan Dijital Haber Raporu Türkiye Özel Eki için yapılan bir ankete göre, ankete katılanların yüzde 65’i “görüşlerini çevrimiçi olarak açıkça ifade etmenin yetkililerle sorun yaşamalarına sebep olabileceğine dair endişe duyduklarını” belirtti.

Hükümeti eleştiren ifadeler, terör örgütleri ya da terörle bağlantılı olunduğu iddiasıyla sıkça kovuşturmaya uğradı. Ekim ayında, Barış Pınarı Harekâtı sırasında hükümetin Suriye’nin kuzeydoğusundaki faaliyetlerini eleştirdiği addedilen sosyal medya paylaşımlarıyla ilgili olarak 800’den fazla kişi hakkında soruşturma başlatıldı. İçişleri Bakanlığı, aynı ay içinde 186 kişinin gözaltına alındığını ve sosyal medyadaki paylaşımlarıyla ilgili olarak teröre yardım suçunun isnadı nedeniyle 24 kişinin tutuklandığını bildirdi.

Hükümet yıl içinde cumhurbaşkanına, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e veya devlet kurumlarına hakaret edildiği iddialarına dayanarak aralarında siyasetçiler, gazeteciler ve reşit olmayanların da bulunduğu binlerce kişi hakkında soruşturma açtı. İHD ve TİHV tarafından verilen istatistiklere göre, yılın ilk 11 ayında hükümet, cumhurbaşkanına veya devlete hakaret ettikleri iddiasıyla 36 binden fazla kişi hakkında soruşturma yürüttü, 6 binden fazla kişi hakkında ise ceza davası açtı. Mayıs ayında bir mahkeme, inşaat işçisi Deniz Avcı’yı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tasvir eden iki karikatürü sosyal medyada paylaşarak cumhurbaşkanına hakaret ettiği gerekçesiyle iki yıl hapse mahkûm etti. Avcı’nın avukatı, karikatürlerin çizerine veya yayıncısına karşı hükümetin herhangi bir dava açmadığını belirtti.

Hapisteki gazetecilerin sayısına ilişkin farklı rakamlar mevcuttu. İstanbul’da bulunan Medya ve Hukuk Araştırmaları Derneği, sayılarda görülen bu farklılığı, “gazeteci” veya “medya çalışanı” tanımlarının değişkenlik göstermesine bağladı. Hükümet sadece sarı basın akreditasyon kartı verilen – genel itibarıyla da muhabirler, kameramanlar ve editörlerle sınırlı olan – kişileri resmî anlamda gazeteci olarak tanırken, medya izleme grupları tarafından yapılan tanımlama dağıtımcıları, redaktörleri, sayfa tasarımcılarını veya basın kuruluşlarının diğer çalışanlarını da kapsamaktadır. Hükümet, Kürtçe yayın yapan basın organlarında veya Gülen yanlısı olduğu iddia edilen mecralarda çalışmış olan tutuklu gazetecileri, PKK ve Gülen hareketiyle bağları olduğu iddiasından hareketle sıklıkla “terörist” olarak nitelendirdi. Bu nedenle, bahse konu yayın organlarının bazılarının tutuklu çalışanları hakkında bilgi ve bu kişilere erişim kısıtlıydı; bu durum da tutuklu gazetecilere ilişkin sayılarda görülen farklılıklara katkıda bulundu.

Tutuklu gazeteci sayısına ilişkin tahminler, Gazetecileri Koruma Komitesi’ne (CPJ) göre en az 47 ila Uluslararası Basın Enstitüsü’ne (IPI) göre 136 arasında değişkenlik göstermekteydi. Bu kişilerin çoğu, devlet aleyhinde haber yaptıkları ya da PKK veya Gülen hareketiyle bağlantılı oldukları iddiasıyla suçlandı.

Gazeteciler Cemiyeti’ne göre bilinmeyen sayıda gazeteci ülke dışındaydı ve tutuklanma korkusu nedeniyle ülkeye geri dönmedi. Hükümetin, PKK ya da Gülen hareketi ile bağlantılı olduğu iddia edilen 200’den fazla medya kuruluşunu yoğunlukla 2016-17 yıllarında kapatmasından sonra işten çıkarılan yüzlerce gazeteci iş bulamadı.

İfade Özgürlüğü: Birçok durumda bireyler, hukuk veya ceza davaları ya da soruşturma riski olmaksızın devleti ya da hükümeti kamuoyu önünde eleştiremediler. Hükümet bazı dini, siyasi ya da kültürel bakış açılarına sempati duyan bireylerin ifade özgürlüğünü kısıtladı. Hassas konular üzerine ya da hükümete eleştirel bir bakış açısıyla yazan ve görüş bildiren birçok kişi zaman zaman soruşturmadan geçme, para cezasına çarptırılma, ceza davasıyla karşılaşma, işini kaybetme veya hapse girme riskiyle karşı karşıya kaldı.

6 Eylül günü İstanbul’da bir mahkeme, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nu 2012 ve 2017 yılları arasında paylaştığı tweetler nedeniyle “devleti aşağılama” ve “cumhurbaşkanına hakaret” suçlarından yaklaşık 10 yıl hapse mahkûm etti. Davanın temyiz süreci, Kaftancıoğlu adına tutuksuz yargılama kararı ile yıl sonu itibarıyla devam ediyordu.

Meclis iç tüzüğü, “Kürdistan” kelimesinin veya hassasiyet arz eden diğer terimlerin milletvekilleri tarafından Meclis Genel Kurulu’nda kullanılmasını yasaklamakta, kuralı çiğneyen kişilere para cezası verilmesinin yolunu açmaktadır.

2 Aralık günü, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Barosu’nun eski başkanı Ahmet Özmen ve yönetim kurulunun eski üyeleri hakkında, kin ve düşmanlığı alenen tahrik etmek ve Meclis’i aşağılamak gibi eylemlerin suç unsuru olarak tanımlandığı Ceza Kanunu’nun 301. maddesini ihlal ettikleri iddiasıyla ceza verilmesi talebinde bulundu. Suç isnadının kaynağı, Diyarbakır Barosu’nun 24 Nisan 2017 tarihli bir açıklamasında, “Ermeni halkının dinmeyen acısını paylaşıyoruz” ifadesinde bulunmasıydı.

Hak grupları ve ifade özgürlüğü savunucuları, yoğunlaşan hükümet baskısının, kamuoyuyla paylaştıkları raporlarla ilgili olarak bazı durumlarda daha ihtiyatlı hareket etmelerine neden olduğunu bildirdi.

Basın ve Medya (Çevrimiçi Medya Dâhil): Ana akım basılı medya ve televizyon kanalları, büyük ölçüde, iktidar partisinin önemli boyutta etkisi altında olan hükümet yanlısı holdingler tarafından kontrol edilmektedir. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün tahminine göre, hükümet en çok izlenen televizyon kanallarının ve en çok okunan ulusal gazetelerin yüzde 90’ının idaresi üzerinde etki yaratabiliyordu. Basın faaliyetleri yoluyla elde edilen gelirler, söz konusu holdinglerin kârlarının sadece küçük bir bölümünü oluşturdu ve bu şirketlerin diğer ticari çıkarları, medyanın bağımsızlığına engel oldu, otosansür ortamını teşvik etti ve kamuoyu önündeki tartışmaların kapsamını daralttı.

Kürtçe yayın yapan neredeyse tüm özel gazeteler, televizyon kanalları ve radyo istasyonları hükümet tarafından çıkarılan kararnameler kapsamında milli güvenlik gerekçesiyle kapalı kalmaya devam etti.

Bağımsız gazeteciler hakkında yürütülen kovuşturmalar sebebiyle basın özgürlüğü yıl boyunca sınırlı kaldı. 2018 yılının Nisan ayında önde gelen bağımsız bir gazete olan Cumhuriyet ile ilişkili 14 kişi, terör örgütlerine yardım ettikleri gerekçesiyle suçlu bulunarak üç ila yedi yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı; sanıklar hakkında mahkemeye sunulan delillerin bir kısmı, bu kişilerin yaptıkları haberlerden oluşmaktaydı. Mahkeme, temyiz süreci sona erene kadar gazetecileri şartlı olarak tahliye etti ve yurt dışına çıkmalarını yasakladı. Nisan ayında temyiz mahkemesi tarafından haklarındaki mahkûmiyet kararı onanan altı sanık yeniden cezaevine döndü. Eylül ayında sanıklar hakkındaki iddiaların çoğunu reddeden bir Yargıtay kararının ardından ise bu kişiler arasından sadece bir gazete personeli tutuklu kaldı; ancak diğer kişilere yönelik seyahat yasakları devam etmekteydi. İlk derece mahkemesi, Yargıtay kararının ardından Kasım ayında davadaki 13 sanık hakkında yargılamayı yeniden başlattı ve bu yargılama sonucunda bir kişi beraat ederken, diğer 12 kişi hakkında ise Yargıtay kararının aksi yönünde karar verildi. Sanıkların karara itiraz etmesiyle dava yıl sonu itibarıyla devam etmekteydi.

Tutukluluklarının siyasi gerekçelere dayandığı düşünülen gazeteciler bağlamındaki örnekler arasında kapatılan Gülen bağlantılı Zaman gazetesinde çalışmış olan dört gazeteci ve editör de bulunmaktaydı. Yetkililer bu dört kişiyi 2016 yılında tutukladı; söz konusu kişilerin terör ve darbeyle ilgili suçlamalardan dolayı tutukluluk halleri devam etmekteydi. 2016 yılında gerçekleşen darbe girişimi ile bağlantısı olduğu iddiasıyla 16 Şubat’ta ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırılan altı gazeteciye dair verilen karar, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından kınandı. Mahkemeler, kapatılan Zaman gazetesiyle bağlantılı olan altı gazeteciyi daha terörle ilgili suçlamalardan 6 Temmuz günü mahkûm ederek sekiz ila on yıldan fazla hapis cezasına çarptırdı.

Bazı durumlarda hükümet, gazetecilerin ülke dışına seyahat etmesini yasakladı. Örneğin, “terör örgütüne üyelik” suçundan üç ay tutuklu kalan ve 2018’in Aralık ayında delil yetersizliğinden beraat eden Avusturyalı gazeteci ve öğrenci Max Zringast hakkında adli kontrol kararı verildi ve ülkeden çıkışı yasaklandı.

Şiddet ve Taciz: Hükümet, siyasi liderler ve destekçileri, gazetecilere gözdağı vermek ve baskı uygulamak amacıyla dava, tehdit ve bazı durumlarda fiziksel saldırı dâhil olmak üzere çeşitli yollara başvurdu.

İlkbahar aylarında yaşanan bir dizi şiddet olayında, beş hafta içinde ülkenin çeşitli yerlerindeki basın organlarından altı gazeteci saldırıya uğradı. Mayıs ayında altı kişi, Yeniçağ gazetesi yazarı Yavuz Demirağ’a görünürde yazdıklarına katılmadıkları için saldırıda bulundu. Üçü de yetkililer tarafından sorgulandıktan sonra serbest bırakıldı. Mayıs ayında bir başka olayda, gazeteci Selahattin Önkibar’a saldıran üç kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Türkiye Gazeteciler Sendikası, soruşturmaların eksik bir biçimde yapılmasını eleştirdi ve gazetecilere yönelik saldırıların artmasıyla ilgili olarak, saldırganların ceza almayacakları hissiyle hareket etmelerini sorumlu tuttu.

Hükümet, başta PKK terörü ve Gülen hareketi olmak üzere hassas konularda yapılan haberlere karşılık olarak kişiler veya yayınlar hakkında rutin bir şekilde terörle ilgili suçlamalar yöneltti (ayrıca bk. Ulusal Güvenlik). İnsan hakları grupları ve gazeteciler, hükümetin bunu gazetecileri ve kamuoyunu hedef almak ve sindirmek için yaptığını öne sürdü. Mezopotamya Ajansı muhabiri Ruken Demir ve Jinnews muhabiri Melike Aydın, yaptıkları haberlerin içeriğinden kaynaklı olarak terör örgütüne yardım suçuyla yargılanmak üzere Kasım ayında tutuklandı.

Gazeteciler, medya kuruluşlarının, diğer ticari menfaatlerini tehlikeye atma korkusundan hareketle, hükümetle ciddi ölçüde ihtilaflı veya hükümete muhalif oldukları gerekçesiyle bazı kişileri işten çıkardıklarını bildirdi.

Kürt yanlısı basın kuruluşlarında hâlen çalışmakta olan veya eskiden çalışan gazeteciler, hapis cezasına çarptırılmak da dâhil olmak üzere hükümetin önemli ölçüde baskısı ile karşı karşıya kaldı. Hükümet, uluslararası basın organlarında çalışan Türk vatandaşlarına, Kürtçe yayın yapan basın organlarıyla olan (gönüllü çalışma da dâhil olmak üzere) herhangi bir bağlantıları nedeniyle basın akreditasyonu sağlamayı rutin bir şekilde reddetti.

Sansür veya İçerik Kısıtlamaları: Hükümet ve siyasi liderler medya, çevrimiçi medya ve kitaplar üzerinde uyguladıkları doğrudan ve dolaylı sansürü devam ettirdi. İçişleri Bakanlığı, 1 Ocak ve 9 Nisan tarihleri arasında 10.250 sosyal medya hesabını incelediğini ve terör örgütü propagandası yapmak veya terörü övmek, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek ve devlet kurumlarına hakaret etmek suçlarından 3.600’den fazla kullanıcı hakkında yasal işlem yapıldığını açıkladı. Basın çalışanları, cezai ve hukuki suçlamalar ve sindirmeye maruz kalma riskinden ötürü otosansür uyguladıklarını bildirdiler.

Belirli kitaplar veya yayınlar kanunlarca yasaklanmamakla birlikte, yayın evlerinin kitapları ve dergileri yayın sırasında inceleme için savcılara gönderme zorunluluğu bulunmaktaydı. Türkiye Yayıncılar Birliği (TYB), ülkenin en büyük kitabevi zinciri D&R’ın bazı kitapları raflarından indirdiğini, bazı muhalif siyasi isimlerin kitaplarını ise satmadığını bildirdi.

TYB, yayıncıların sıkça otosansür uygulayarak, yargıya taşınabilecek tartışmalı içeriğe sahip (hükümet eleştirisi, erotik içerik veya Kürt yanlısı içerik bulunduran) eserleri yayınlamaktan kaçındığını belirtti. TYB, rahatsız edici bir içeriğin düzeltilmesini emreden bir mahkeme kararına riayet edilmediği takdirde yayıncıların yayın yasakları ve ağır para cezalarına maruz kaldığını da ifade etti. Yayıncılar ayrıca kitap tanıtımı konusunda da kısıtlamalara maruz kaldılar. Savcılar, bazı davalarda Kürtçe dilinde, Kürt yanlısı veya Gülen hareketiyle bağlantılı kitaplara sahip olunmasını, bir terör örgütüne üyeliğin somut bir delili olarak değerlendirdi. Bazı durumlarda ise yetkili makamlar sakıncalı içerik nedeniyle kitapları doğrudan yasakladı. Örneğin, Eylül ayında Kars’ta bir mahkeme, “terör örgütü” propagandası yaptığı gerekçesiyle Kürtler ve “Kürdistan” ile ilgili iki kitabı yasakladı.

Temmuz ayında ise Ankara’da bir mahkeme, ülkedeki internet servis sağlayıcılarına, bağımsız haber sitesi Özgür Gelecek de dâhil olmak üzere birçok platforma ulaşım sağlayan 135 internet adresinin ülke içinden erişiminin engellenmesi emrini verdi (Bk. İnternet Özgürlüğü).

Hükümetin medyayı kontrol etme çabaları devam etti. İktidardaki AKP ile yakın bağlara sahip bir düşünce kuruluşu olan Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nın Temmuz ayında yayınladığı bir raporda, ülkede faaliyet gösteren (BBC, Deutsche Welle ve Amerika’nın Sesi gibi) bazı yabancı medya organları, adı geçen kuruluş tarafından Türk hükümetine karşı haddinden fazla eleştirel veya terörü destekleyici bakış açılarına sahip olarak değerlendirilen haberlerinden dolayı “hükümet karşıtı” ve “terör yanlısı” olarak nitelendirildi. Buna tepki olarak, Türkiye Gazeteciler Sendikası da raporun basın organları ve çalışanlarını alenen “hedef” gösterdiğini belirterek rapor hakkında şikâyette bulundu. Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi de dâhil olmak üzere durumu eleştiren diğer kurumlar ve ifade özgürlüğü savunucuları, söz konusu yayının dış kaynaklı haber ve muhabirlerin daha da fazla bastırılması için zemin hazırladığını öne sürdü.

Bazı gazeteciler, çalıştıkları yerlerce işlerinden kovulduklarını ya da yaptıkları haberlerin hükümeti eleştirdiği izlenimi yaratması halinde işverenlerinin kendilerinden bunları sansürlemeleri istediğini ifade ettiler. Bu baskılar, haberciliğin hükümet yanlısı bir çizgide gitgide tek tipleştiği bir otosansür ortamı yarattı. Uymamanın tipik sonucu da işten çıkarılmak oldu; medya grupları işten çıkarmalarda zaman zaman “maddi sebepleri” genel bir gerekçe olarak gösterdi.

Bazı yazarlar ve yayıncılar, iftira, aşağılama, müstehcenlik, ayrılıkçılık, terörizm, yıkıcılık, köktendincilik veya dini değerlere hakaret gerekçeleriyle adli takibata maruz kaldılar. Resmî makamlar birçok yayın ve yayıncı hakkında bu iddialar kapsamındaki soruşturma veya davaları yıl boyunca devam ettirdi. Medya ve Hukuk Araştırmaları Derneği koordinatörü ve avukat Veysel Ok ile muhabir Cihan Acar, “devletin yargı organlarını aşağılama” suçlamasıyla beşer ay hapis cezasına çarptırıldılar. Dava, Ok’un Özgür Düşünce gazetesine verdiği ve yargının bağımsızlığını sorguladığı bir röportaja dayanıyordu.

Radyo ve televizyon kuruluşları ülkenin önde gelen siyasi partilerine eşit erişim sağlamadı. Medya, Mart ayında düzenlenen yerel seçimler de dâhil olmak üzere genel itibarıyla iktidardaki siyasi parti AKP’yi desteklediği yönünde eleştirilere maruz kaldı.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), içeriklerinin “toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı” olduğunu değerlendirdiği yayıncılar hakkında para cezasına hükmetme uygulamasını sürdürdü. Örneğin RTÜK, HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin Meclis’te yaptığı bir konuşmayı yayınladığı için TELE1 televizyon kanalına yaptırım uyguladı. Ağustos ayı itibarıyla RTÜK’ün yetkisi çevrimiçi yayıncıları da kapsayacak şekilde genişletildi. Çevrimiçi yayın yapan servis sağlayıcıların lisans almaları gerekmektedir; aksi takdirde içeriklerinin kaldırılması yaptırımıyla karşılaşabilmektedirler. RTÜK, ulusal güvenlik nedeniyle lisans taleplerini reddetme ve içeriklere yayın öncesinde sansür uygulama yetkisine sahiptir. Sivil toplum kuruluşları, lisans maliyetinin yüksekliği ve emniyetten onay alma zorunluluğu ile ilgili endişelerini ifade etti.

Hakaret ve İftira Kanunları: Gözlemcilerin aktardıklarına göre, hükümet yetkilileri siyasi muhaliflerin, gazetecilerin ve sıradan vatandaşların eleştirilerini dile getirmelerini engellemek amacıyla hakareti düzenleyen kanunlara başvurdu (Bk. Bölüm 2.a., İfade ve Basın Özgürlüğü). Basında yer alan haberlere göre, cumhurbaşkanına hakaret nedenli mahkûmiyet kararları 2016 ile 2019 yılının sonu arasında 13 kat arttı. Kanunda, cumhurbaşkanına hakaret eden kişiler hakkında dört yıla kadar hapis cezasına hükmedilebileceği öngörülmektedir. Söz konusu suç alenen işlenmişse ceza altıda bir, basın yoluyla işlenmişse üçte bir oranında artırılabilmektedir.

Aralarında reşit olmayanların da bulunduğu kişiler, ülkenin liderlerine hakaret etmek ve “Türklüğü” aşağılamak ile suçlandı. Örneğin, ünlü şarkıcı ve oyuncu Zuhal Olcay’ın bir konserde söylediği şarkıda cumhurbaşkanına hakaret ettiği gerekçesiyle çarptırıldığı 11 ay 20 gün hapis cezası Yargıtay tarafından Temmuz ayında onandı.

Hükümet, başta Kürt yanlısı HDP milletvekilleri olmakla birlikte, milletvekillerini de önemli sayıda hakaret davasıyla hedef aldı. Temmuz 2016’dan Aralık 2019’a kadar geçen sürede aralarında milletvekilleri, parti yöneticileri ve üyelerinin de bulunduğu en az 4.912 HDP mensubu, terör ve siyasi içerikli ifadeleriyle ilgili çeşitli suçlamalar nedeniyle tutuklanmıştı.

Muhalif siyasi partilerin liderleri ve milletvekilleri sürekli olarak birden çok hakaret suçlamasıyla karşı karşıya kaldı; ifade özgürlüğü savunucuları ise kanunların hükümet tarafından eşit bir şekilde uygulanmadığına ve AKP mensupları ile resmî makamların nadiren kovuşturmaya uğradığına dikkat çekti.

Adalet Bakanlığı’na göre, hükümet, cumhurbaşkanına hakaretle ilgili olarak 2018 yılında 104’ü 12 ila 15 yaşları arasındaki çocuklar olmak üzere en az 6.320 kişi hakkında 36.660 soruşturma başlattı. 2019 yılına ilişkin kapsamlı resmî rakamlar yıl sonu itibarıyla mevcut değildi.

Ulusal Güvenlik: Yetkililer, Terörle mücadele kanunu ve ceza kanununu, ulusal güvenlik gerekçesine dayanarak ifade özgürlüğünü kısıtlamak için sürekli olarak kullandı. Gazetecileri Koruma Komitesi ve Freedom House’un da aralarında bulunduğu kuruluşlar, bir terör örgütünü – genellikle de PKK veya Gülen hareketini – desteklemekle suçlanan gazeteciler, yazarlar, genel yayın yönetmenleri, yayıncılar, film yapımcıları, çevirmenler, hak savunucuları, avukatlar, seçilmişler ve öğrenciler hakkında kovuşturma başlatmak amacıyla yetkili makamların terörle mücadele ve ceza kanunlarına başvurduğunu bildirdi.

Temmuz ayında yaşanan bir örnekte, iki film yapımcısı 2015 yılında çektikleri ve PKK’yı konu alan Bakur adlı bir belgesel nedeniyle dört yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkemeye göre, belgesel “terör örgütü propagandası” idi. Ancak pek çok gözlemci, kovuşturmayı hükümetin ifade özgürlüğünü sınırlamak için terörle mücadele yasalarına başvurmasının bir örneği olarak gördü.

Tanınmış köşe yazarı Ahmet Altan yıl sonu itibarıyla cezaevinde tutulmaya devam etmekteydi. Altan, 2018 yılında “anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüsten” suçlu bulunmuş ve 2018 Şubat’ında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Temmuz ayında ise Yargıtay, müebbet hapis cezasını bozdu ve suç isnadını “terör örgütüne yardım” seviyesine indirerek Altan’ın daha az bir cezayla yargılanması gerektiği yönünde karar verdi. Kasım ayında mahkeme, Altan’ı yargılandığı daha düşük seviyeli bu suçtan mahkûm etti ancak cezaevinde geçirdiği süre göz önünde bulundurularak Altan’ın tahliye edilmesine karar verdi. Altan, 4 Kasım’da serbest bırakıldı ancak savcılığın tahliye hakkındaki itirazı üzerine 12 Kasım’da yeniden tutuklandı. İktisatçı Mehmet Altan ve kardeşi Ahmet Altan, 2016 darbe girişiminde bulunanlara televizyonda katıldıkları bir tartışma programında şifreli mesajlar gönderdikleri iddiasıyla terörle ilgili suçlardan mahkûm edilmişti. Yargıtay, Mehmet Altan aleyhindeki kararı delil yetersizliği nedeniyle bozdu ve Altan yeniden yapılan yargılamada beraat etti.

Yetkililer, yabancı gazetecileri de hedef aldı. Örneğin, Haziran ayında İstanbul’daki bir ağır ceza mahkemesi, ülke ekonomisiyle ilgili yaptıkları haberler nedeniyle Bloomberg News çalışanı olan iki muhabir hakkında düzenlenen bir iddianameyi kabul etti; bu kişilerin, yaptıkları haberlerle ülkenin ekonomik istikrarını zayıflattığı iddia edilmekteydi. Bu kişiler, suçlu bulundukları takdirde beş yıla kadar hapis cezasıyla yargılanmaktaydı.

Hükümet Dışı Etki: PKK, Güneydoğu bölgesinde ifade özgürlüğü ve diğer anayasal hakları kısıtlamak amacıyla baskılama taktikleri uyguladı. Bazı gazeteciler, siyasi parti temsilcileri ve Güneydoğu sakinleri, PKK aleyhinde konuşmaları veya güvenlik güçlerini övmeleri halinde baskı, gözdağı ve tehditlerle karşı karşıya kaldıklarını bildirdi.

İnternet Özgürlüğü 

Hükümet, internete erişimi kısıtlamayı sürdürdü ve çevrimiçi içeriğe yönelik engellemeleri genişletti. Hükümet, bulut tabanlı hizmetlere erişimi zaman zaman, birçok sanal özel ağa erişimi de tamamen engelledi. Hükümetin şeffaf olmayan yasal yetkiler kullanarak özel çevrimiçi iletişimi izlediğine dair kanıtlar mevcuttu. Freedom House tarafından yayınlanan İnternette Özgürlük 2018: Dijital Otoriterliğin Yükselişi başlıklı raporda genel internet ağına erişimin daha az sayıda kesintiye uğradığına, ancak çeşitli haber siteleri ve yurttaş haberciliği yapan sitelere erişiminin engellenmeye devam ettiğine ve otosansürün arttığına vurgu yapıldı.

Kanun, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e veya cumhurbaşkanına hakaret etmenin de aralarında olduğu herhangi bir suçun bir internet sitesinde işlendiğine dair yeterli şüphenin mevcut olduğu durumlarda hükümete o siteye erişimi engelleme veya içeriği kaldırma yetkisini tanımaktadır. Hükümet, ulusal güvenliğin ve kamu düzeninin korunması amacıyla da internet sitelerini engelleyebilir. Yetkililer Vikipedi’yi ve hükümet politikalarını eleştiren içerik barındıran diğer haber ve bilgi sitelerini zaman zaman engelledi. Bir internet sitesinde kişilik haklarının ihlal edildiğini düşünen kişilerin, düzenleyici kurumdan, internet servis sağlayıcıların (İSS) rahatsız edici içeriği kaldırmasına yönelik karar çıkarmasını talep etmesi de kanunda mümkün kılınmaktadır. Cumhurbaşkanı dâhil olmak üzere devlet liderlerinin, interneti takip etmek ve kendilerine hakaret eder şekilde algılanan kişiler hakkında şikâyette bulunmak amacıyla personel istihdam ettiği bildirildi.

Hükümete bağlı bir kurum olan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ve Bakanlıklar, İSS’lerin dört saat içinde belli içerikleri kaldırmasını veya internet sitelerini engellemesini talep etme yetkisine sahiptir. Düzenleyici kurum, konuyu 24 saat içinde bir hâkime taşımak ve hâkim de konuyla ilgili kararını 48 saat içinde vermek zorundadır. Belirtilen zaman çerçevesinde münferit içeriğin kaldırılması teknik açıdan mümkün değilse, internet sitesi tamamen engellenebilmektedir. İSS yöneticileri, yargı kararına uymadıkları takdirde altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya 50.000 ile 500.000 lira (8.500 ile 85.000 ABD doları) arasında değişen para cezasına çarptırılabilir. BTK başkanı, başkan yardımcısı ve kurum üyeleri, cumhurbaşkanı tarafından atanır.

Ağustos ayında BTK, 135 internet adresine erişimi engelleyeceğini açıkladı. Bu işlem, muhalif haber sitelerini ve kamuoyuna yönelik haber paylaşımı yapan hesapları – özellikle de HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy’un Twitter hesabı ve devam eden Gezi davasıyla ilgili güncellemeler yayınlayan hesapları – hedef aldı. BTK, işlemin “ulusal güvenlik ve kamu düzenini korumak, suçu önlemek veya kamu sağlığını korumak” amacıyla gerçekleştirildiğini açıkladı. Yerel ve uluslararası medya kuruluşları ve aktivistler kararı kınadı.

Hükümet, internet özgürlüğünü kısıtlama konusunda sınırlı meclis ve yargı denetimine  tâbi olan yetkilere sahiptir. Kanunda, resmî makamlarca “ulusal güvenliği, kamu düzenini, sağlığını ve ahlakını korumak” veya bir suçun önlenmesi amacıyla internet kullanıcı kayıtlarına erişilebileceği öngörülmektedir. Kanun, aynı zamanda internet sitelerini kaldırma kararlarını uygulamakla sorumlu olan tüm internet sağlayıcılarından oluşan bir İSS birliği tesis etmektedir. Adli sistem, uygulanmasına karar verilen engellemeler hakkında içerik sağlayıcılara bilgi vermekle sorumludur. Twitter ve Facebook gibi içerik sağlayıcıların ülkede faaliyet göstermek için faaliyet belgesi alması gerekmekteydi.

İnternet kafeler dâhil olmak üzere internet erişim sağlayıcılarının, belirli içerikleri engelleyen BTK onaylı filtreleme araçları kullanmaları gerekmektedir. Resmî binalar ve üniversite binalarında ilave internet kısıtlamaları uygulanmaktaydı. İnternet özgürlüğü alanında faaliyet gösteren bir STK olan Engelliweb’e göre hükümet 2018 yılında 54.903 alan adını daha engelledi ve böylelikle engellenen toplam site sayısı 245.825 oldu. Engellenen yeni alan adlarından yüzde 95’i BTK kararı ile engellenmişti.

Vikipedi, ulusal güvenlik endişeleri nedeniyle iki yıldan fazla bir süre boyunca ülkede engellendi. Wikipedia Vakfı, Vikipedi sitesine devlet tarafından uygulanan iki yıllık yasağın ardından Mayıs ayında AİHM’de ülke aleyhinde dava açtı. AİHM, kamu nezdindeki önemi nedeniyle Temmuz ayında davayı hızlandırmaya karar verdi. Anayasa Mahkemesi, söz konusu internet sitesine yönelik yasağa karşı yapılan itirazı Eylül ayında değerlendirmeye başladı ve Aralık ayı sonunda yasağın ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar verdi.

Twitter’ın kurum içi şeffaflık raporuna göre, şirket yılın ilk altı ayında belli içerikleri kaldırması için resmî makamlardan 6.073 mahkeme emri ve diğer türden yasal talepler aldı; bu sayı, dünya çapında bu türden talepler bazında en büyük sayıydı.

Akademik Özgürlük ve Kültürel Etkinlikler 

Hükümet akademik özgürlüğü sınırlamayı, akademik kurumlarda ifade özgürlüğünü kısıtlamayı ve kültürel etkinlikleri sansürlemeyi yıl boyunca sürdürdü.

Cumhurbaşkanı, devlet ve vakıf üniversitelerine rektörler atadı ve bu durum, kurumların akademik ve siyasi bağımsızlığını tehlikeye düşürdüğü gerekçesiyle eleştirildi. Yıl boyunca bazı akademisyenler, kamuoyu önünde hükümet politikalarını eleştiren ifadeleri nedeniyle işlerini kaybetti ya da suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Akademisyenler ve diğer kişiler, 2016-2018 yılları arasında ilan edilen olağanüstü hâl sırasında 7 bini aşkın akademisyenin görevden ihraç edilmesinin birçok bölüm ve kurumu nitelikli ve profesyonel personelden mahrum bıraktığını ve bu durumun da öğrencilere ve eğitim kalitesine zarar verdiğini öne sürerek devlet üniversitelerindeki durumu eleştirdiler. Basında yer alan haberlere göre, Ağustos ayı itibarıyla 78 devlet üniversitesinin 273 bölümünde hiçbir akademik personel mevcut değildi. Temmuz ayında Anayasa Mahkemesi, Barış Akademisyenleri olarak bilinen yaklaşık 2.000 akademisyenin, Güneydoğu’da Kürtlere yönelik devlet şiddetini kınayan ve barış çağrısı yapan 2016 tarihli bildiriyi imzalamalarının ardından “terör propagandası” yaptıkları gerekçesiyle kovuşturmaya uğramasının ifade özgürlüğü haklarının ihlali olduğuna hükmetti. Yüksek mahkemenin bu kararı sonrasında, Kasım ayı itibarıyla alt derece mahkemelerde 486 akademisyen beraat etmiş olup 336 dava hâlen devam etmektedir. Beraat eden akademisyenlerin çoğu eski görevlerine iade edilmedi.

Bazı akademisyenler ve etkinlik düzenleyicileri, yaptıkları çalışmaların işverenleri tarafından izlendiğini ve akademik yönetim veya hükümet tarafından kabul edilebilir olmayan konularda konuşmaları ya da yazmaları halinde işverenlerinin kendilerine sansür uyguladığını ifade etti. Birçok kişi otosansür uyguladıklarını ifade etti. İnsan hakları örgütleri ve öğrenci toplulukları, mahkemeler – ve Yükseköğretim Kurulu – tarafından üniversitelere getirilen ve üniversitelerin istihdam, öğretim ve araştırma politikalarında özerkliğini sınırlandıran kısıtlamaları eleştirdi.

Terörle mücadele önlemleri kültür ve sanatı da etkiledi. Devlete bağlı bir yayın kuruluşu olan TRT, bazı şarkıları yasakladı ve bu uygulamayı, insanları sigara içmeye veya alkol kullanmaya teşvik eden veya “terör propagandası” yayan içeriklerin yayınlanmasını yasaklayan kanunları gözettiğini belirterek savundu. Eylül ayında savcılar, birçok sosyal soruna eğilen 15 dakikalık bir rap müzik videosu olan #SUSAMAM projesinde yer alan 18 rap şarkıcısı hakkında suç duyurusunda bulundu.

b. Barışçıl Toplantı ve Örgütlenme Özgürlüğü

Hükümet, barışçıl toplantı ve örgütlenme özgürlüklerini kısıtladı.

Barışçıl Toplantı Özgürlüğü 

Toplantı hakkı anayasada yer almasına rağmen, kanunlarda bu hakkın kısıtlanmasına yönelik çeşitli gerekçeler ortaya konulmaktadır. Kanunda, üzerlerinde silah olarak addedilebilecek eşyalar bulunan göstericilere yönelik cezalar öngörülmekte olup, yasa dışı örgütlerle bağlantılı sembollerin (slogan atmak da dâhil olmak üzere) kullanılması yasaklanmış ve gösteri esnasında şahısların yüzünün kapalı olması bir suç unsuru olarak sayılmıştır. Yasa, polislere göstericileri daha sonra tespit edebilmek ve kovuşturma yapılabilmesini sağlamak üzere tazyikli ve boyalı su kullanma yetkisi vermektedir. Yasa, aynı zamanda göstericilerin kendilerine ya da kamu düzenine karşı bir tehdit oluşturduğuna ilişkin makul şüphe olması halinde polislere, savcıdan izin almaksızın “koruma amaçlı gözaltı” yapma yetkisi tanımaktadır. Terörle mücadele kanunu valiliklere, toplantı ve eylemleri yasaklama konusunda daha geniş yetkiler tanımakta olup, bazı valilikler bu yasaklamalara yıl boyunca geniş ölçüde başvurdu.

Birçok gösteriyi devlete karşı bir güvenlik tehdidi olarak değerlendiren hükümet, kalabalıkları kontrol etmek amacıyla çok sayıda çevik kuvvet polisi görevlendirerek sıklıkla aşırı güç kullandı ve bu durum yaralanmalara, gözaltılara ve tutuklamalara yol açtı. Hükümet zaman zaman da göstericilerin kamu düzenini bozabilecekleri düşüncesiyle hareket ederek gösteriler yapılmadan önce gözaltına alma yetkisini kullandı. Hükümet, güvenlik güçlerinin eylemlerini genel itibarıyla destekledi. İHD ve TİHV, ortaklaşa yayınladıkları raporlarda, yılın ilk 11 ayında polislerin 962 toplantı ve gösteriye müdahale ettiğini bildirdi. 2.800 kadar kişi bu polis müdahaleleri sırasında dayak ve insanlık dışı muamele ile karşı karşıya kaldıklarını öne sürdü. Hükümet ya da insan hakları grupları, devletin müdahalesi olmadan düzenlenen gösterilerin sayısına ilişkin istatistikleri yayınlamadı. Gösteriler sırasında yetkililerle yaşanan çatışmalarda yaralananlar hakkında yıl sonu rakamları mevcut değildi. İnsan hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları, devletin, güç kullanımını meşru kılan durumları kanunda açık bir şekilde belirtmemesinin protestolar sırasında orantısız güç kullanımına yol açtığını belirtti. Ankara’da bulunan Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğrenciler, Temmuz ayında zorla dağıtılmadan önce polisin göz yaşartıcı gaz kullanmasıyla karşı karşıya kaldılar. Öğrenciler kampüste yeni bir devlet yurdu inşa edilmesi için ağaçların kesilmesini protesto etmek amacıyla çadırlar kurmuşlardı.

8 Mart’ta polis, İstanbul’daki Taksim Meydanı yakınlarında binlerce göstericinin katıldığı Dünya Kadınlar Günü yürüyüşünü dağıtmak için göz yaşartıcı gaz kullandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bazı katılımcıların, ezan okunduğu sırada protestolarını sürdürdüklerini iddia ederek, bunun dini değerleri aşağılama (iç hukuka göre bir suç) olduğunu söyledi. Hükümet yanlısı medya, geniş çapta göstericileri kınayan ve Erdoğan’ın eleştirilerini büyük ölçüde tekrar eden köşe yazılarıyla olaylara kapsamlı bir şekilde yer verdi; ancak hükümet yanlısı medyadan bazı kişiler, Erdoğan’ın dini bu şekilde kullanmasını eleştirdi. Etkinliği düzenlemekle görevli kadın komitesi, suçlamaları reddeden ve polisin göstericilere karşı aşırı güç kullandığını iddia eden bir açıklama yayınladı.

Ankara Valiliği veya mahkemenin güvenlik personeli tarafından, mahkeme önündeki toplantı, yürüyüş ve oturma eylemleri, yıl boyunca HDP’nin cezaevindeki eski Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın duruşmaları sırasında  yasaklandı. Yerel ve uluslararası gözlemcilerin mahkemede duruşmaları gözlemlemelerine bir kez izin verildi.

Aynı zamanda hükümet, yürüyüşlerin belirli yer ve tarihlerde düzenlenmesi yoluyla seçici bir şekilde yürüyüşleri sınırlandırdı; bu bağlamda özellikle de İstanbul’daki Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi ile Ankara’da bulunan Kızılay Meydanı’na erişimi kısıtlayarak göstericilerin bu yerlerde toplanmasını engellemek amacıyla barikatlar kurdu. Polis, Ankara’daki Kızılay Meydanı’nda bulunan insan hakları anıtının etrafındaki engelleri Temmuz ayında kaldırdı ancak bölgede gezici polis ekiplerinin varlığı devam etti. Hükümet, seçici bir tutum sergileyerek kendisine yönelik eleştiri içeren birçok gösteriyi ise tümden yasakladı. Eylül ve Ekim aylarında Ankara polisi, darbe girişimine katıldıkları iddiasıyla müebbet hapis cezasına çarptırılan askerî öğrencilerin annelerinin AKP’nin Ankara’daki genel merkez binasının dışında toplanmalarını engelledi. Buna karşın polis, aynı dönemde, PKK tarafından zorla örgüte katıldığını iddia ettikleri çocuklarının geri gönderilmesini talep etmek amacıyla Diyarbakır’daki HDP binalarının önünde oturma eylemi düzenleyen göstericileri engellemedi.

İstanbul polisi, Cumartesi Anneleri nöbetinin İstiklal Caddesi’nde düzenlenmesini engellemeye devam etti ve grubun her hafta gerçekleştirdiği toplantıyı bu cadde yerine yakındaki bir yan sokakta yapmasını şart koştu. Cumartesi Anneleri, 1980’lerde ve 1990’larda güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınmalarını takiben ortadan kaybolan akrabalarını anmak ve hesap verilmesi çağrısında bulunmak amacıyla 1990’lardan bu yana bir araya gelmekteydi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, daha önce grubu, teröre desteği maskelemek için annelik kavramını istismar etmekle suçlamıştı.

Kayseri ve İstanbul Valileri, Hrant Dink Vakfı’nın kendi illerinde düzenlediği bir akademik konferansı yasakladı. Konferans, ülke çapında düzenlenen bir dizi benzer etkinliğin altıncısıydı. Grup, yaptığı basın açıklamasında, konferansın devlet onayıyla sahip oldukları vakıf senedi ile tam bir uyum içinde düzenlenen yasal bir faaliyet olduğunu, toplantı ve gösteri yürüyüşü kanununa muhalefet edilmediğini ifade etti.

Yıl içinde düzenlenen birçok farklı Kürt yanlısı gösteride polisin şiddet içeren müdahaleleriyle karşılaşıldı. Örneğin, Ocak ayında polis, HDP milletvekili Leyla Güven’in HDP Diyarbakır İl Başkanlığı önünde gerçekleştirdiği açlık grevini desteklemek üzere HDP milletvekillerinin bir basın toplantısı düzenlemesini engelledi. Polis, aynı konuyla ilgili olarak Şubat ayında Van’da düzenlenen bir gösteriyi de şiddet kullanarak dağıttı.

Önceki yılların aksine, işçi hakları aktivistleri ve siyasi partiler, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda ülke çapında düzenlenen ve büyük ölçüde barışçıl geçen yürüyüşlere katıldılar. Türk makamları, (hükümetin sınır dışı olarak belirlediği) Taksim Meydanı’nda toplanmaya çalışan 127 göstericiyi gözaltına aldı.

Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Gaziantep ve Mersin valileri lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve interseks (LGBTİ) bireylerin kamuya açık faaliyetlerine yıl boyunca yasaklamalar getirdi. Mayıs ve Haziran aylarında polis, İzmir ve İstanbul’da cop, göz yaşartıcı gaz, tazyikli su ve plastik mermi kullanarak Onur Ayı ile ilgili halka açık etkinlikleri engelledi. İzmir’de örgütler, polisin 16 kişiyi saatlerce gözaltında tuttuğunu belirtirken, İstanbul’da polisin üç ila beş kişiyi gözaltına aldığı bildirildi. Ankara polisi, valiliğin LGBTİ örgütlerinin kamuya açık etkinliklerine yönelik olarak getirdiği genel yasağının hukuki olmadığı yönündeki mahkeme kararlarına rağmen, benzer etkinliklere göz yaşartıcı gaz ile müdahale etti. Aktivistler, mahkemenin kararına rağmen, hükümetin toplantı ve etkinliklere yönelik münhasır yasaklar uygulamaya devam ettiğini bildirdi.

Örgütlenme Özgürlüğü 

Örgütlenme özgürlüğü, kanunlarla teminat altına alınmış olmasına rağmen hükümet, bu özgürlüğü kısıtlamaya yıl boyunca devam etti. Hükümet, ulusal güvenliği tehdit ettikleri iddiasıyla daha önce kapattığı dernek ve vakıfların yeniden açılmasını terörle mücadele kanunundaki maddeleri kullanarak engelledi. Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu, Temmuz ayında hükümetin olağanüstü hâl tedbirleri kapsamında 1.750 dernek ve vakfı kapattığını duyurdu. Bunların içinden 208 örgütün yeniden açılmasına izin verildi. Gözlemciler, kapatılma kararlarına itiraz eden kurumlar açısından sürecin şeffaf olmamaya ve etkisiz kalmaya devam ettiğini bildirdi (Bk. Bölüm 1.e).

Kanuna göre, toplantı düzenleyen kişilerin önceden yetkililere haber vermeleri gerekli değildir. Ancak bir derneğin, uluslararası kuruluşlarla ilişki kurmadan veya dışarıdan mali destek almadan önce bildirimde bulunması ve bu tür faaliyetler hakkında ayrıntılı belgeler sunması zorunludur. Dernek temsilcileri, bu yükümlülüğün faaliyetleri üzerinde gereksiz bir külfet oluşturduğunu belirtti. Özellikle insan hakları ve sivil toplum örgütleri ile LGBTİ haklarını savunan gruplar ve kadın örgütleri, üzerlerinde idari bir yük oluşturmak ve onları büyük para cezalarıyla tehdit ederek sindirmek amacıyla hükümetin düzenli ve ayrıntılı denetimleri kullanmasından şikâyet etti. Aralık ayında hükümet, derneğin gerekli izinler olmadan eğitim verdiğini öne sürerek Antakya Mor Dayanışma Kadın Derneği’ni kapattı. Baro temsilcileri, polisin zaman zaman sivil toplum kuruluşlarının toplantılarına katılarak bu toplantıları kayda aldığını bildirdi ve bu durumu da bir sindirme unsuru olarak yorumladı.

Şubat ayında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, hayırsever Osman Kavala, muhalefet eğilimli Cumhuriyet gazetesinin eski genel yayın yönetmeni ve diğer 15 gazeteci, sanatçı ve insan hakları aktivisti hakkında 2013 Gezi Parkı eylemlerini “organize ve finanse” ederek “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” ettikleri iddiasıyla ömür boyu hapis cezası talep edeceğini açıkladı. İnsan hakları grupları, 657 sayfalık iddianameyi, suç unsuru içeren “en ufak bir delil parçası dahi” içermediğini belirterek eleştirdi. Kültürler ve dinler arası diyalog alanında faaliyetlere odaklı bir kuruluş olan Anadolu Kültür’ün kurucusu Osman Kavala, 2017 yılından beri cezaevinde tutulmaktaydı. Davanın duruşmaları Haziran ayında başladı. Sanıklar, savcının sunduğu delillerin bir suç teşkil etmediğini, yanlışlıklar içerdiğini ve gerçeklerden ziyade varsayımlara dayanarak çıkarımlarda bulunduğunu ileri sürdü.

Uluslararası Af Örgütü eski onursal başkanı Taner Kılıç ve diğer 10 insan hakları savunucusu hakkındaki dava devam etti. Sanıklar, “terör örgütüne üyelik” veya “terör örgütüne olmamakla birlikte terör örgütüne yardım” ile suçlanıyordu. Bu suçlamaların büyük bir kısmı, 2017 yılında İstanbul’daki Büyükada’da düzenlenen “İnsan Hakları Savunucularını Koruma – Dijital Güvenlik” başlıklı bir çalıştaya katılımlarıyla ilgiliydi. Mahkeme, Kılıç’ı 2018 yılının Ağustos ayında dava hâlâ devam etmekteyken adli kontrol şartıyla serbest bıraktı. Kasım ayında savcı, Kılıç ve diğer beş sanık hakkında terörle ilgili suçlamalardan dolayı mahkûmiyet, diğer beş sanık hakkında ise beraat talebinde bulundu. Dava, yıl sonu itibarıyla devam etmekteydi.

c. Din Özgürlüğü

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın www.state.gov/religiousfreedomreport/ adresindeki Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu’na (International Religious Freedom Report) bakınız.

d. Seyahat Özgürlüğü

Ülke içinde ve yurt dışına seyahat özgürlüğü, yurt dışına göç etme ve yeniden ülkeye dönme, Anayasa ile teminat altına alınmış haklardır; ancak hükümet, bu hakları sınırladı. Hükümet, Gülen hareketiyle ya da 2016 yılındaki başarısız darbe girişimiyle bağlantılı olmakla suçlanan bazı vatandaşlara yurt dışına çıkış yasağı uygulamayı sürdürdü. 57 bin kişinin pasaportuna uygulanan tahditler Mart ayında kaldırıldı, ancak seyahat edemeyen daha kaç kişi olduğu belirsizliğini korudu. PKK’ya yönelik operasyonlar ve ülkenin Suriye’nin kuzeyindeki askerî operasyonları nedeniyle yerel makamlar tarafından uygulanan sokağa çıkma yasakları da seyahat özgürlüğünü kısıtladı. Hükümet, vatandaşları PKK saldırılarından koruma ihtiyacı nedeniyle Hakkâri ilini “özel güvenlik bölgesi” ilan etti ve ile bağlı bazı ilçelere giriş ve çıkışları bazen haftalar boyunca sürecek şekilde sınırladı.

Ülke İçinde Seyahat: Anayasaya göre vatandaşların seyahat özgürlüğü yalnızca hâkim kararıyla ve ancak bir ceza soruşturması ya da kovuşturması ile alakalı olarak sınırlanabilir. Terörle mücadele yasaları, hareket özgürlüğü konusunda valilere 15 güne kadar illere giriş veya çıkışı da kapsayacak şekilde bireylerin seyahatinin sınırlandırılması yetkisi verilmesi gibi ciddi kısıtlamalar getirilmesine imkân tanımaktadır.

Seyahat serbestisi, PKK ile mücadele sebebiyle yetkili makamların yolları kapatması ve kontrol noktaları oluşturması, böylelikle de hareketin geçici bir süreliğine kısıtlanmasıyla Doğu ve Güneydoğu’da bir sorun olarak varlığını korudu. Hükümet, sivillerin girişinin kısıtlandığı özel güvenlik bölgeleri oluşturdu ve PKK’nın terör saldırılarına veya faaliyetlerine karşı çeşitli illerde sokağa çıkma yasağı ilan etti (Bk. Bölüm 1.g., İç Çatışma Kapsamındaki Suistimaller).

Şartlı mülteciler ve geçici koruma altındaki Suriyelilerin de hareket özgürlüğü kısıtlandı (Bk. Bölüm 2.f., Mültecilerin Korunması).

Ülke Dışına Seyahat: Hükümet, Gülen hareketi veya başarısız darbe girişimiyle bağlantılı olmakla suçlanan on binlerce vatandaş ve bu kişilerin aile fertlerinin yurt dışı seyahatlerine kısıtlamalar getirdi. Yetkililer ayrıca, Türk vatandaşlığının yanında başka bir ülkenin de vatandaşı olan bazı kişilerin ülkeden çıkış yapmasını terörle ilgili olarak isnat edilen endişeler nedeniyle engelledi. Hükümet, söz konusu seyahat kısıtlamalarının, güvenliği sağlamak adına gerekli olduğunu belirtti.

Seyahatten men edilen kişilerden bazıları ülkeyi yasadışı yollardan terk etme yoluna başvurdu. Ekim ayında ülkeden kaçmak isteyen 19 kişiyi taşıyan bir botun alabora olması nedeniyle beşi çocuk yedi kişi öldü.

Geçici koruma altındaki Suriyeliler, üçüncü bir ülkeye seyahat etmeleri veya geçici bir süreliğine Suriye’ye dönmeleri halinde geçici koruma statüsünü kaybetme riskiyle ve Türkiye’ye yeniden girişlerinin yasaklanması ihtimaliyle karşı karşıya kaldı. Hükümet, aile birleşimi, tedavi ya da kalıcı yeniden yerleştirme amacıyla Türkiye’den ayrılan geçici koruma altındaki Suriyeliler için münferit çıkış izinleri düzenledi ve diğer tüm nedenlerden ötürü çıkış yapılabilmesi için özel izin alınmasını gerekli kıldı. Hükümet zaman zaman belirsiz nedenlerle geçici koruma altındaki Suriyelilere çıkış izni vermedi.

e. Ülke İçinde Yerinden Edilmiş Kişiler

Türkiye’nin düzenlediği Barış Pınarı Harekâtı, ülkenin Suriye sınırındaki köylerinde ikamet eden kişileri yerinden etti. 2015 yılında Güneydoğu’da devlet ile PKK arasındaki çatışmanın yeniden başlamasıyla yüz binlerce kişi ülke içinde yerinden edildi. Bazı durumlarda yerinden edilmiş kişiler, güvenlik güçleri ile PKK arasında 1984’ten 2000’lerin başlarına kadar devam eden çatışmalar nedeniyle ülke içinde yerinden edilmiş kişilerin arasına katıldı. Şehir çatışmalarının azalması ve hükümetin yıl içindeki yeniden yapılandırma çabaları bazı yerinden edilmiş kişilerin evlerine dönebilmesine imkân tanıdı. Konuya ilişkin rakamlar yıl sonu itibarıyla belirsizliğini korudu.

Kanunlar, PKK’nın eylemleri de dâhil olmak üzere terör eylemleri ya da terör eylemlerine müdahale eden güvenlik güçleri nedeniyle maddi kayıp yaşayan kişilerin, tazminat almak üzere hükümetin hasar tespit komisyonlarına başvurmasına imkân tanımaktadır. Nusaybin’de hükümet, terörle mücadele operasyonlarında evleri tahrip olan kişiler için 778 konut inşa etti ve bu konutları dağıttı.

f. Mültecilerin Korunması

Yıl içinde hükümet, yaklaşık 3,7 milyonunu yerinden edilmiş Suriyelilerin oluşturduğu ülkedeki dört milyona yakın sığınmacı, mülteci ve göçmene yönelik hizmetleri artırmak için adımlar attı. Hükümet ile AB arasında 2016 yılında imzalanan bir anlaşma, Ege Denizi yoluyla Türkiye’den Avrupa’ya yönelen düzensiz göçü sınırlandırmaya devam etti. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, Kasım ayı itibarıyla 414.313 “düzensiz göçmen” yakalandığını bildirdi. BMMYK, bu kişilerden 185 bininin Afgan vatandaşı olduğunu bildirdi. Söz konusu kişilerden 89 bin kadarı ülkelerine sınır dışı edildi. BMMYK’ya göre bu kişilerin çoğu Pakistanlı veya Afganistanlıydı. Afganlar, Suriyeliler ve Iraklılar da dâhil olmak üzere daha fazla sayıda kişinin gözaltında tutulduğuna dair raporlar da mevcuttu. Yılın ilk altı ayında, tahminlere göre 144 göçmen boğulma, trafik kazası veya hava koşullarına maruz kalma nedeniyle öldü.

Göçmenlerin, Mültecilerin ve Vatansız Kişilerin İstismarı: Birçok kaynağa göre yetkili makamlar, kimlik belgesi olmayan Iraklı, Suriyeli ve Afganların ülkeye girişine yıl boyunca müsaade etmedi. Türk sınır muhafızlarının sığınma talebinde bulunan Suriyeli ve Afganları engellediği veya doğrudan sınır dışı ettiği yönünde raporlar mevcuttu. İçişleri Bakanlığı’nın mültecilere yönelik ikamet şartlarının İstanbul’da daha sıkı bir şekilde uygulanacağını duyurmasının hemen ardından, BMMYK az sayıda Suriyeli mültecinin zorla Suriye’ye gönderildiğini doğruladı. Türk sınır muhafızlarının sınırda Suriyeli sığınmacıları öldürdüğü veya yaraladığı da bildirildi (Bk. Bölüm 1.a.). Suriye hükümet güçlerinin İdlib’e yönelik olarak Haziran ve Temmuz aylarında düzenlediği saldırısı sırasında, Türkiye’de bulunan yerinden edilmiş Suriyelilerin sınırdan Suriye’ye geri dönmek zorunda bırakıldığına dair raporlar mevcuttu (ayrıca bk. Geri Gönderme).

Türkiye’nin Suriye ve Irak ile olan sınırları, acil insani ve tıbbi durumlar ile aile birleşimi durumları dışında 2015’in sonlarından bu yana tümüyle kapalı kaldı. Suriye ile Türkiye arasındaki 20 sınır geçiş noktasından sadece üçü sınırlı bir biçimde sivillerin erişimine açıktı. Geriye kalanlar ise sadece askerî ya da askerî veya insani yardım amaçlıydı. 2017 Kasım ayından bu yana, Suriye sınırındaki bazı illerde sığınmacı kaydı sadece belirli istisnai durumlar haricinde sınırlandırıldı ve bu durum, sığınmacıların, kayıt yaptırabilecekleri bir şehre taşınmamaları halinde bu bölgelerde eğitim ve tıbbi bakım da dâhil olmak üzere sosyal hizmetlere erişim kabiliyetini sınırladı. İstanbul gibi büyük şehirlerde de kayıtlara sınırlama getirildi.

Mültecilere ve benzer koşullardaki kişilere yönelik toplumsal şiddet olayları yıl içinde arttı. Haziran ayında İstanbul’un Küçükçekmece ilçesinde yerel halk ile Suriyeli mülteciler arasındaki gerginlikler yükselerek üç gün boyunca süren şiddet olaylarına sebep oldu. İşyerinde istismar, çocuk işçiliği ve çocuk yaşta zorla yapılan evlilikler de mülteciler arasında görülen önemli sorunlar arasında yerlerini korudu. İnsan hakları grupları, idari gözetim ve geri gönderme merkezlerindeki koşulların, göçmenlerin aile fertleri, tercüman ve avukatlarla olan iletişimini ve bu kişilere erişim hakkını zaman zaman kısıtladığını iddia etti (ayrıca bk. Geri Gönderme).

STK çalışanları, İstanbul’un bazı bölgelerinde Suriyelilere yardım etmemeleri yönünde yerel halkın sözlü tehdit ve tacizlerine maruz kaldıklarını ifade etti.

Hükümet şartlı mültecilere, geri dönüş yapan mültecilere, vatansız kişiler ile geçici ve uluslararası koruma altındakilere koruma ve yardım sağlamak amacıyla BMMYK ve diğer insani yardım kuruluşları ile iş birliği yaptı.

BMMYK, ülkede çoğu İran’dan gelen LGBTİ sığınmacıların ve şartlı mültecilerin bulunduğunu bildirdi. İnsan hakları gruplarına göre, bu mülteciler LGBTİ toplumun üyeleri olmaları nedeniyle hem resmî makamların hem de yerel halkın ayrımcı ve düşmanca davranışlarına maruz kaldı. Ticari amaçlı cinsel sömürü de LGBTİ mülteci topluluğunda, özellikle de trans bireyler açısından, önemli bir sorun olarak varlığını korudu.

Geri Gönderme: Yetkili makamlar, 1951 BM Mülteci Sözleşmesi’ndeki mülteci tanımına uyan Avrupalı olmayan tüm sığınmacıların geri gönderilmesine karşı genel itibarıyla koruma sağladılar, ancak yıl içinde bazı geri göndermelerin yaşandığı teyit edildi ve on binlerce sınır dışı işlemi gerçekleştirildi. Hükümet, ülkeye yasa dışı yollardan girdiklerini iddia ettikleri kişilerin, yasal durumlarının belirlenmesi amacıyla göç konularından sorumlu Türk makamlarınca mülakata alınmadan önce ülkeden sınır dışı edilmesine yönelik çabalarını artırdı. İstanbul ve diğer 14 ilde, yeni doğan çocuklar ve bazı özel tıbbi vakalar ve aile birleşimi durumları gibi belli birkaç kategoride olan kişiler haricinde, sığınmacı kaydı yapılması işlemi 2018 yılında durdurulmuştu. Birçok sığınmacı, iş bulmak ya da aileleriyle birlikte olmak amacıyla ya kayıt yaptırmadıklarını ya da kayıtlı oldukları şehre taşınmadıklarını bildirdi; bu iki durum da ülkedeki düzenlemelere aykırılık teşkil etmektedir. Yıl içinde hükümet, kayıt dışı veya ikametleri başka bir ilde kayıtlı olan kişilere yönelik olarak İstanbul gibi büyük şehirlerdeki uygulamalarını da artırdı. Temmuz ayında yaşanan bir örnekte, İstanbul’da düzenlenen bir operasyon sonucunda aralarında 2.600 Afgan ve bin Suriyelinin de bulunduğu ve İstanbul’da ikamet edebilmelerini sağlayacak geçerli bir izne sahip olmayan veya hiç kayıt yaptırmamış 6.122 kişi yakalandı.

İçişleri Bakanlığı, bu operasyonlar sırasında yakalanan Suriye dışındaki bir ülke uyruklu tüm mültecilerin “geri gönderme merkezlerine” gönderildiğini belirtti. Uluslararası Af Örgütü dâhil olmak üzere mülteci ve insan hakları savunuculuğu yapan çok sayıda örgüt, İdlib’de çatışmaların devam ettiği yaz aylarında ve sonbahar boyunca bazı Suriyelilerin zorla geri gönderildiğini bildirdi. Sınır dışı edilen bazı Suriyeliler, yakalandıkları ve sınır dışı edildikleri sırada kayıtlı olmadıklarını kabul ederken, diğerleri ise kayıt yaptırdıkları şehirlerin dışında yaşadıklarını veya Türkiye’de ikamet edebilmelerini teminat altına alan geçerli resmî belgelere sahip olduklarını iddia etti. Uluslararası bir insan hakları grubu, 23 Suriyelinin “gönüllü geri dönüş formu” imzalamak istememelerine rağmen, ya da ancak zor yoluyla veya yanlış bilgilendirildikten sonra imzaladıkları halde zorla geri gönderildiklerini öne sürdüğünü aktardı. Hükümet, tüm geri dönüşlerin gönüllü bir biçimde gerçekleştiğini ileri sürdü.

İlticaya Erişim: İlgili kanunda, iltica başvurusu yapanların ülke genelinde standart bir muamele görmesi öngörülmüş ve bir koruma sistemi oluşturulmuş olmakla birlikte, 1951 sözleşmesi ile tanınan haklar yalnızca Avrupa’dan gelen mültecilere sağlanmakta ve şartlı mültecilerin hareketlerine de kısıtlamalar getirilmektedir. Avrupa dışından gelen sığınmacılar kanunlara göre mülteci olarak tanınmazken, hükümet milyonlarca Suriyeliye geçici koruma statüsü verdi, aynı zamanda şartlı mülteci/ikincil mülteci statüsünü korudu ve diğer sığınmacılar için de uluslararası koruma sağladı. Hükümet tarafından geçici koruma statüsü tanınan kişilerin (Suriyeliler) ya da şartlı/ikincil mülteci statüsüne sahip olanların (Iraklılar, İranlılar ve Somalililer gibi Avrupalı olmayan diğer tüm mülteciler) üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar geçici süreyle ülkede ikametine izin verildi.

İlgili kanun yabancıların ülkeye girişi, ülkede kalışı, ülkeden ayrılması ve sığınmacıların korunmasıyla ilgili düzenleyici bir çerçeve ortaya koymaktadır. Kanunda iltica talebinde bulunmak için belirlenmiş katı bir zaman sınırlaması yoktur, yalnızca sığınmacıların başvurularını ülkeye giriş yaptıktan sonra “makul bir süre içerisinde” yapmaları gerekmektedir. Yasalar ayrıca sığınmacıların, mülteci statüsü başvurusunda bulunmak için geçerli bir kimlik belgesi ibraz etmelerini şart koşmamaktadır.

BMMYK, Suriyeli olmayan kişilerin idari gözetim altında tutulduğu gözetim ve geri gönderme merkezlerine erişiminin kesintili olduğunu ve öngörülebilir koşullarda gerçekleşmediğini belirtti. BMMYK, yakalanan yabancıların gözaltında tutulduğu geri gönderme merkezlerine düzenlediği ziyaretlerin, gözaltındaki kişilerin bilgi ve adli yardıma erişim ve daha iyi tercüme hizmetleri sağlanması da dâhil olmak üzere bazı alanlarda iyileştirme ihtiyacına işaret ettiğini aktardı. AB ile Türkiye arasında yapılan 2016 tarihli anlaşma, Yunanistan’a gelen bazı göçmenlerin belirli durumlarda Türkiye’ye geri gönderilmelerine izin vermektedir. Yapılan bazı görüşmelerde, geri kabul edilen kişilerin iltica prosedürüne erişimi olduğuna dair şüpheler belirtilirken BMMYK’nın aktardığı endişeler yinelendi.

Seyahat Özgürlüğü: Yetkili makamlar, Suriyelileri, valiliklerin sorumluluğu altındaki yerel makamlardan hizmet almaları öngörülen 62 “uydu şehir”den birine  gönderdi. Söz konusu mültecilerin her hafta ya da iki haftada bir yerel makamlara gidip bildirimde bulunmaları ve BMMYK veya yeniden yerleştirilecekleri ülkenin temsilcileriyle yapılacak görüşmeler sebebiyle seyahat de dâhil olmak üzere, gönderildikleri şehirden başka bir şehre seyahat etmek için yerel makamlardan izin almaları gerekliydi; bu izinler genellikle verildi. Geçici koruma altındaki Suriyelilerin kayıt kartlarında belirtilen şehirler dışında bir yere izin almadan seyahat etmeleri de engellendi. Suriyeliler ve Suriyeli olmayanlar, seyahat izni ve kayıtlı oldukları ili değiştirmek için Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) vasıtasıyla başvuru yapabiliyordu. Bazı iller geçici koruma altındaki Suriyelilerin seyahat izni veya kayıt taşıma taleplerini kabul etmedi. Kamplarda yaşayan Suriyelilerin kamplardan dışarı çıkabilmeleri için kamp yetkililerinden izin alması gerekmekteydi.

İstihdam: Kanun, çalışmak istedikleri şehirde en az altı aydır kayıtlı olmaları şartıyla hem geçici koruma altındaki Suriyelilere hem de Suriyeli olmayan şartlı mültecilere çalışma hakkı tanımaktadır. Çalışma izni başvurusunu yapmak işverenin sorumluluğundaydı; yapılması gereken işlemler fazladan bir yük getirdiği ve maliyetli olduğu için görece az sayıda işveren mültecileri yasal olarak istihdam etme yoluna gitti. Bunun bir sonucu olarak hem şartlı mülteciler hem de geçici koruma altındaki Suriyelilerin büyük bir çoğunluğu yasal yoldan istihdam seçeneklerine sahip değildi ve bu kişiler yasaya aykırı şekilde düşük ücretlendirme, maaşların verilmemesi ve güvenli olmayan çalışma koşullarına maruz bırakılma gibi sömürü türlerine karşı savunmasız durumdaydı.

Temel Hizmetlere Erişim: Hükümet, geçici koruma altındaki kayıtlı Suriyelilerin kamusal sağlık sistemine ücretsiz erişebilmesini sağladı ve diğer şartlı mültecilere verilen tıbbi bakım hizmetlerine mali destek verdi. Bunun yanı sıra hükümet, okul çağındaki Suriyeli çocukların eğitime erişim imkânlarını genişletti. Pek çok kişi, dil engelini aşma konusunda ve ulaşım ya da diğer masraflarını karşılamada zorluklar yaşadı.

Eylül itibarıyla Millî Eğitim Bakanlığı, ülkede bulunan okul çağındaki Suriyeli çocuklardan 640 bininin eğitim gördüğünü bildirdi; bu rakam, önceki yıllara kıyasla önemli bir artış gösterdi. Eylül ayı itibarıyla, Suriyeli çocukların yüzde 36,9’unun eğitim sisteminin dışında kaldığı tahmin edilmektedir. UNICEF’e göre, yaklaşık 526 bin mülteci çocuk, UNICEF ortaklığında yürütülen ve uluslararası bağışçılar tarafından finanse edilen bir program aracılığıyla eğitimleri için aylık nakdi yardım aldı.

Yerel STK’larla çalışan valilikler, yetki alanlarındaki uydu şehirlere yerleştirilen mültecilerin, diğer sığınmacıların ve ilçede yaşayan Suriyelilerin temel ihtiyaçlarının karşılanmasıyla yükümlüydü. Temel hizmetlerin sağlanması yereldeki yetkililerin kanunu nasıl yorumladığına ve ellerindeki kaynaklara bağlıydı. Valiler, sığınmacılarla ve STK’larla çalışırken önemli derecede takdir yetkisine sahipti ve yereldeki yetkililer tarafından mültecilere ve benzer durumdaki kişilere sağlanan yardımlar arasında büyük bir değişkenlik vardı.

Kalıcı Çözümler: Kanun, geçici koruma altındaki Suriyeliler ya da şartlı mülteciler için kalıcı çözümler sunmamakla birlikte mültecileri başka bir ülkeye yeniden yerleştirilinceye ya da menşe ülkelerine geri dönebilir duruma gelinceye kadar ülkede kalmasına imkân tanımaktadır. Hükümet, sınırlı sayıda Suriyeli mülteciye vatandaşlık verdi. İçişleri Bakanlığı’na bağlı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne göre, Eylül ayı itibarıyla 2010 yılından bu yana yaklaşık yüz bin Suriyeliye vatandaşlık verildi.

Geçici Koruma: Türkiye, Mülteci Sözleşmesi’ni onaylarken ve Mülteci Protokolü’ne taraf olduğu sırada, yasal mülteci statüsüne yalnızca Avrupalıların uygun olarak tanındığı, coğrafi bakımdan sınırlı bir “mülteci” tanımını benimsemiştir. Bu boşluğun farkına varan hükümet, 2014 yılında bir geçici koruma düzenlemesini yürürlüğe koydu. Hükümet, kanundaki Avrupa menşeli mülteci kısıtlaması nedeniyle iltica hakkı olmayan Suriyeli mültecilere yönelik olarak geçici koruma statüsü sundu. Suriye Ulusal Koalisyonu ve Türk makamlarına göre, yıl sonu itibarıyla ülke söz konusu “geçici koruma” statüsündeki yaklaşık 3,6 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyordu. Yetkililer, Suriyeli sığınmacıların ülkedeki geçici statülerini yasal hale getirmek üzere GİGM’ye kayıt olmasını şart koştu. GİGM, yenidoğanlar ve ciddi ölçüde savunmasız Suriyeliler dışında 15 ilde yeni kayıt almadı. Kayıt yaptıran Suriyeliler kendilerine verilen kimlik kartıyla ücretsiz ilk derece sağlık hizmetleri de dâhil olmak üzere valilikler yoluyla sağlanan yardımlardan yararlanabilmekteydi. GİGM, yıl sonu itibarıyla beş ildeki yedi kamp dışında tüm kampları kapatmıştı. Yetkililere göre, bu kamplarda yıl sonu itibarıyla 63.443 kişi barınmaktaydı.

Türkiye’ye pasaportlarıyla resmî olarak giriş yapan Suriyeliler, yetkili makamlara kayıtlarını yaptırdıktan sonra bir yıllık oturum izni alabilmektedir. 2018 yılında 74.939 Suriyeli geçerli oturma iznine sahipken, 2019 yılına ilişkin rakamlar yıl sonu itibarıyla mevcut değildi.

g. Vatansız Kişiler

Hükümet, vatansız kişilerle ilgili veri tutmadı. Her ne kadar şartlı mülteci ve geçici koruma altındaki Suriyelilerin Türkiye’de doğan bebekleri için kayıt belgesi düzenleniyor olsa da ne Türk vatandaşlığına girebilen ne de ebeveynlerinin menşe ülkelerinden gerekli belgeleri temin edilebilen bu çocuklar açısından vatansızlık giderek büyüyen bir endişe kaynağı olmayı sürdürdü. İçişleri Bakanlığı’na göre, Suriye’de çatışmaların başladığı 2011 yılından beri Suriyeli anneler Türkiye’de 405.500’den fazla bebek dünyaya getirdi.

Bölüm 3. Siyasi Sürece Katılım Özgürlüğü

 

Anayasa ve kanunlar yoluyla, vatandaşlara, gizli oylama yönteminin kullanıldığı, genel ve eşit oy hakkına dayanan serbest ve adil seçimlerle hükümetlerini değiştirme imkânı verilmesine rağmen hükümet, rekabetin eşit koşullarda gerçekleşmesini kısıtladı, toplanma ve ifade alanlarındaki temel özgürlüklere kısıtlama getirdi. Hükümet, bazı muhalif siyasi partilerin ve liderlerin faaliyetlerini, aralarında gözaltı uygulamalarının da bulunduğu yöntemler yoluyla kısıtladı. Parlamentonun 2016 yılında dokunulmazlıklarını kaldırması üzerine bazı milletvekilleri olası kovuşturma riskiyle karşı karşıya kaldı. Kısıtlayıcı düzenlemeler, aralarında özellikle muhaliflerin de bulunduğu birçok kişinin gösteri ya da siyasi kampanya etkinlikleri düzenlemek ve sosyal medyada eleştirel mesajlar paylaşmak gibi siyasi faaliyetlerde bulunma kabiliyetini yıl boyunca etkiledi. Hükümet ayrıca, Güneydoğu’daki birçok il ve ilçede demokratik yollarla seçilen belediye başkanlarını, terör örgütleriyle bağlantılı oldukları gerekçesiyle haklarında suç isnadı olduğu durumlarda (ancak suçlu bulunup bulunmadıkları mutlak şekilde gözetilmeden) görevden uzaklaştırdı ve yerlerine kamu görevlisi olan “kayyımlar” atadı. Bu taktikler daha çok solcu ve Kürt yanlısı HDP ve ortağı olan siyasi parti DBP’li siyasetçilere yönelik olarak kullanıldı. Hükümet, Mart ayında düzenlenen yerel seçimlerde göreve gelen HDP’li belediye başkanlarından yüzde 44’ünü görevden aldı. 2016’dan bu yana hükümet, seçimle iş başına gelen HDP’li yetkililerin yüzde 62’sini görevden aldı. HDP’nin eski Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ cezaevinde olmayı sürdürdü (Bk. Bölüm 1.e, Siyasi Mahkûmlar ve Tutuklular).

Muhalefet partilerinden yetkililer, seçim kampanyaları için kişi ve kurumlardan bağış almakta zorlandıklarını, bu kişi ve kurumların hükümetin misilleme yapmasından korktuklarını söylediklerini belirtti. Çalıştıkları şirketlerin yönetimlerince muhalif partileri, özellikle de HDP’yi desteklediği düşünülen çalışanlar, iş akdinin feshi de dâhil olmak üzere olumsuz muamele gördüklerini ileri sürdü.

Seçimler ve Siyasi Katılım 

Son Dönemde Yapılan Seçimler: Ülkede muhtar azalığından büyükşehir belediye başkanlığına kadar uzanan bir yelpazedeki binlerce makamın belirlendiği yerel seçimler, 31 Mart’ta düzenlendi. Seçim kampanyası, hükümet lehine ağır bir taraflılığın görüldüğü bir medya ortamında gerçekleşti. Hükümet yanlısı yayın organları ve iktidar partisinin adayları, muhalefet liderlerini ve adaylarını terörle bağlantılı olduklarını iddia ederek eleştirdi.

Avrupa Konseyi gözlemcileri, 1 Nisan günü yaptıkları açıklamada, seçimlerin teknik bakımdan yerinde ve düzgün bir biçimde yapıldığını, ancak gerçek anlamda demokratik bir seçimde, ifade özgürlüğü, basın özgürlükleri ve tüm partilere eşit ölçüde erişimin tam olarak sağlandığı siyasi bir ortam ve güçlü bir yargı tarafından denetlenen adil ve makul bir yasal çerçeveye ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) önce muhalefet adayı Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’daki belediye başkanlığı seçimlerini kazandığını ilan ettikten sonra, iktidar partisinin seçimde usulsüzlük yapıldığına yönelik iddiaları karşısında seçimin yeniden yapılmasına karar verdi. Seçimlerin yeniden yapılmasına yönelik karar Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi ve diğer birçok cenahtan, YSK’nın kararını son derece siyasileştirilmiş bir ortamda ve cumhurbaşkanlığının baskısı altında verdiği yönünde eleştiriye maruz kaldı. İmamoğlu, 23 Haziran’da yeniden düzenlenen seçimleri kazandı ve 27 Haziran’da göreve başladı.

Yerel seçimlerdeki kampanya süreci ve seçimler, toplantı ve ifade özgürlükleri de dâhil olmak üzere temel hak ve hürriyetlerin kısıtlandığı koşullar altında gerçekleşti. Adayların çoğunluğu genel itibarıyla seçim kampanyaları düzenleyebilirken, hükümet yetkilileri birçok aday ve parti liderini suç isnatları ile tehdit etti. Örneğin bir savcı, muhalefetin Ankara büyükşehir belediye başkanı adayı hakkında karara bağlanmış bir yargı sürecini yeniden açarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da söz konusu adayın belediye başkanı olarak seçilmesi halinde bu dava yüzünden görev süresini tamamlayıp tamamlayamayacağı ile ilgili kamuoyu önünde soru işaretleri oluşturdu.

YSK, Mart ayında yapılan seçimlerden galibiyetle çıkan bazı kişilerin galibiyetlerini, başta seçilme yeterliliği yönünden adaylıklarını onayladıktan sonra bu yeterliliğe sahip olmadıkları gerekçesiyle ellerinden aldı. Örneğin, seçimleri kazanan HDP’li dört belediye başkan adayının göreve başlamasına, YSK’nın önce bu kişilerin seçimlerde aday olarak yarışabilme yeterliliğini onayladıktan sonra, geçmişte kamu görevinden uzaklaştırıldıkları nedeniyle izin verilmedi. Ağustos ayından itibaren hükümet, Güneydoğu’da yeni seçilen 28 HDP’li belediye başkanını terörist unsurlara destek verdikleri yönündeki iddialara dayanarak görevden uzaklaştırdı ve yerlerine kayyım atadı.

Bütün partiler, seçmen listelerinde usulsüzlük olduğunu iddia ettiler; şikâyet konuları arasında “hayalet seçmenler” (seçmen kaydı olan bir “hayalet” 130 yaşından büyüktü) olduğu, yasal olarak ölümü ilama bağlanmış kişilerin listelerde yer aldığı ve listelerdeki kişilerin ikametleriyle ilgili şüpheler olduğu yönünde iddialar mevcuttu.

Adayların basında yer alış biçimi, cumhurbaşkanı ve iktidardaki partisinin ezici biçimde lehinde olacak şekilde gerçekleşti. Örneğin, ülkedeki yayın denetleyici kurumun üyelerinden birine göre, seçimlerden önceki 57 günlük dönemde devlete bağlı bir basın kuruluşu olan TRT, AKP’ye 150 saat, CHP’ye 50 saat ve HDP’ye üç saat ayırdı. Buna karşılık birçok muhalefet partisi, destekçileriyle iletişim kurmak amacıyla sosyal medyaya yöneldi.

Seçim öncesi dönemde, aralarında ölüm ve ciddi yaralanmalara yol açan bazı olaylar da dâhil olmak üzere siyasi partilerin ofislerine, mitinglerine ve üyelerine yönelik çeşitli saldırılar düzenlendi. Muhalefet partisi üyeleri, hükümetin en üst düzeylerinde yer alanlar tarafından sıkça terör suçlarıyla itham edildiler. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, PKK tarafından öldürülen bir askerin 21 Nisan günü düzenlenen cenaze töreni sırasında kalabalığın saldırısına uğradı. Saldırı, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve CHP’yi belediye seçim kampanyaları sırasında “PKK’lı teröristlere” sempati duymak ve onlarla iş birliği yapmakla suçlayan diğer hükümet yetkililerinin açıklamaları sonrasında gerçekleşti.

Ülkede aslen 2019’un sonlarında yapılması planlanan milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimleri erkene alınarak 2018 yılının Haziran ayında düzenlendi. 2017’de düzenlenen ve kabulüyle birlikte ülkenin parlamenter sistemden başkanlık sistemine resmen geçişini başlatan referandumla girilen anayasa değişikliği süreci bu seçimlerle tamamlanmış oldu. Kampanya süreci ve seçim, 2016’dan beri yürürlükte olan ve hükümete toplantı ve ifade özgürlükleri de dâhil olmak üzere temel hak ve hürriyetleri kısıtlama yetkisi tanıyan olağanüstü hâl koşulları altında gerçekleşti. Genel itibarıyla çoğu aday seçimlere gidilen süreçte seçim kampanyası yürütebildi ancak HDP’nin adayı kampanya sürecinde tutukluyken, İYİ Parti adayı ise fiili bir medya ambargosu ile karşı karşıya kaldı. AGİT Seçim Gözlem Misyonu, kampanya yürütebilme imkânına rağmen seçimlerin cumhurbaşkanı ve partisinin önemli ölçüde lehine bir ortamda düzenlendiğini belirterek, “görevdeki Cumhurbaşkanı ve kendi partisi seçim kampanyasında kayda değer bir avantajdan faydalanmış, bu durum kamusal ve hükümetle bağlantılı olan özel medya kuruluşlarında da geniş bir şekilde yer almaları şeklinde vuku bulmuştur” gözleminde bulundu.

2018 yılındaki milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adayların basında yer alış biçimi, benzer biçimde cumhurbaşkanı ve iktidardaki partisinin ezici biçimde lehinde olacak şekilde gerçekleşti. Örneğin, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun bir üyesine göre, 14-30 Mayıs tarihleri arasında TRT, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilgili 67 saat, CHP adayı Muharrem İnce’yle ilgili yedi saat, İYİ Parti adayı Meral Akşener ile ilgili 12 dakika ve Saadet Partisi adayı Temel Karamollaoğlu ile ilgili sekiz dakika yayın yaparken, HDP adayı Selahattin Demirtaş’a hiç süre ayırmadı. Buna karşılık birçok muhalefet partisi, destekçileriyle iletişim kurmak amacıyla sosyal medyaya yöneldi.

Erken seçimlerin duyurulduğu 2018 Nisan ayı ile seçim arasındaki dönemde, aralarında ölüm ve ciddi yaralanmalara yol açan bazı olaylar da dâhil olmak üzere siyasi partilerin ofislerine, mitinglerine ve üyelerine yönelik birçok saldırı düzenlendi. Şiddet en çok HDP’yi ve parti adına kampanya yürütenleri hedef aldı. Muhalefet partisi üyeleri, hükümetin en üst düzeylerinde yer alanlar tarafından sıkça terör suçlarıyla itham edildiler. Muhalif milletvekili adaylarından bazıları bu iddialarla ilgili olarak yasal zeminde suçlamalarla karşı karşıya kalmaya devam etti; HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Demirtaş, seçim kampanyası sırasında cezaevindeydi. AGİT, anayasaya dair kilit değişikliklerin erken seçimlerin hemen öncesindeki aylar içinde istişare yoluna gidilmeden kabul edildiğini ve bu değişikliklerin iktidar partisinin lehine olarak algılandığını belirtti.

Doğu illeri başta olmak üzere seçimlerde usulsüzlük yapıldığına dair iddialar mevcuttu; bazı kişiler bu iddiaları, tarihsel olarak muhalefet partilerinin baskın olduğu bir bölgede AKP ve yakınındaki partilerin beklenmedik bir başarı kazanmasına bağladı.

Siyasi Partiler ve Siyasi Katılım: Parlamentoda sekiz siyasi parti mevcuttu, diğer partiler de seçimlere katılabilmekteydi. Bazı partiler, diğer partilere göre daha büyük avantajlara sahipti. Medya etkisi, iktidar partisini destekleyici bir unsur oldu; hükümeti ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştiren görüşleri ifade eden milletvekilleri cezai kovuşturmalar veya hukuki soruşturmalarla karşı karşıya kaldı. Özellikle HDP temsilcileri kampanya yapma, fikirlerini ifade etme ve görevlerini sürdürebilme konusunda önemli yasal zorluklarla karşılaştı. Hükümet, muhalefet liderlerinin sosyal medya paylaşımlarını cumhurbaşkanına hakaret edildiği ve terör propagandası yapıldığı iddiasıyla çeşitli suç duyurularında bulunmak için kullandı.

Kadın ve Azınlıkların Katılımı: Hiçbir yasa, siyasal sürece kadınların veya azınlıkların katılımını sınırlandırmamaktadır. Bununla birlikte, siyasi hakları savunan veya HDP ile ilişkili bazı kişiler hükümetin artan baskısıyla karşılaştı veya PKK terör örgütü ile bağlantılı olmakla suçlandı. Kadın Adayları Destekleme Derneği’ne göre, 31 Mart yerel seçimlerine belediye başkanlığı, ilçe belediye başkanlığı ve büyükşehir belediye başkanlığı seviyelerinde aday olarak katılan kadınların oranı yüzde 7,5 ile 8,5 arasındaydı. Örneğin, 31 Mart seçimlerine katılan 8.257 belediye başkan adayının 652’si kadındı (yüzde 7,9). İlçe veya daha üst kademelerde seçilen yeni 1.389 belediye başkanından 37’si kadındı. Yargı mensubu kadınların sayısı yine orantısız biçimde azdı. 600 üyeli parlamentoda yıl sonu itibarıyla 102 kadın milletvekili bulunmaktaydı. En fazla sayıda kadın belediye başkanı Güneydoğu’daydı; bu kişiler solcu ve Kürt yanlısı partilerin adayları olarak seçime girmişlerdi.

Bölüm 4. Yolsuzluk ve Hükümette Şeffaflık Eksikliği

 

Kanun, kamu görevlilerinin yolsuzluk yaptığının mahkeme kararıyla sabit bulunduğu hallerde cezai yaptırımlar öngörmektedir; ancak hükümet, kanunları etkili bir şekilde uygulamadı ve bazı kamu görevlileri, herhangi bir cezayla karşılaşmadan yolsuzluk içeren uygulamaların içinde yer aldı. Meclis, ülkenin yüksek denetim kurumu olan Sayıştay’ı, devlet kurumlarının gelir ve giderlerine ilişkin hesap verebilirliği sağlamakla görevlendirmiştir. Sayıştay, 2018 yılına ilişkin yıllık raporunu yayınlamadı; Aralık ayı itibarıyla da 2019 yılını kapsayan denetimine başlamamıştı. Yolsuzlukla suçlanan kişilerin soruşturulması, mahkemeye çıkarılması ve hüküm giymesine ilişkin olarak bahsi geçen denetim sistemi dışında kurulu herhangi bir düzen ya da mekanizma mevcut değildi ve yolsuzluk davalarına bakan mahkemelerin tarafsızlığıyla ilgili de bazı endişeler söz konusuydu.

Yıl içinde hükümet, kamu görevlileri hakkında yolsuzluk soruşturması veya yargı süreçleri başlatan kolluk görevlileri, hakimler ve savcıları, bu eylemleri Gülen hareketinin talimatıyla yaptıkları iddiasıyla kovuşturmaya tabi tuttu. Yolsuzluk iddialarını yayınlamakla suçlanan gazeteciler de haklarında cezai suçlamalarla karşılaştı. Mart ayında bir mahkeme, hükümet içinde üst düzeyde yer alan kişilerin yolsuzluğa karıştığına dair 2013 yılında başlatılan bir soruşturmada görev alan 15 kişiyi ömür boyu hapse mahkûm etti. Yolsuzluk iddiaları sebebiyle üst düzey kamu görevlileri hakkında resmî soruşturma yapıldığına dair herhangi bir rapor mevcut değildi.

Ekim ayında Anayasa Mahkemesi, 2013 yılında yayınlanan ve eski bakanların da adının geçtiği yolsuzluk haberlerine getirilen yayın yasağını iptal etti (o dönemde dördü istifa etmişti). Ancak Aralık ayı itibarıyla, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, mahkeme kararına rağmen, haberlere ilişkin yayın yasağını henüz kaldırmamıştı.

Yolsuzluk: Ağustos ayında hükümet, iktidardaki AKP hakkındaki yolsuzluk iddialarıyla ilgili olarak anonim bir Twitter hesabının (Fuat Avni) 2014-2015 yılları arasında attığı tweetleri konu alan haberler yapan T24 ve Diken adlı iki bağımsız medya kuruluşu hakkında soruşturma başlattı.

Ağustos ayında basında yer alan haberlerde, İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı bir teftişte Güneydoğu’da bulunan Şanlıurfa ilinin Ceylanpınar ilçesinin AKP’li eski belediye başkanı Menderes Atilla’nın, yıllık 250 bin liradan fazla (42,500 ABD doları) maaşla kızını özel kalemi olarak atadığının tespit edildiği bildirildi. Teftişte elde edilen bulgulara göre eski belediye başkanının kızı Tuğçe Atilla göreve 2015 yılında getirildi ancak 2019 yılının Mart ayına kadar işe gelmedi. Bakanlık, Atilla’ya kazanmadığı geliri geri ödemesini emretti.

Mal Beyanı: Kanunlara göre, belli üst düzey kamu görevlilerinin, sahip oldukları mal varlığını gayrimenkuller de dâhil olmak üzere eksiksiz bir şekilde her beş yılda bir beyan etmeleri gerekmektedir. Kamu görevlileri bu gerekliliğe genel olarak riayet etti. Önemli yolsuzluk vakalarının soruşturulmasından Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu sorumludur. Hemen her devlet kurumunun, iç yolsuzlukların soruşturulmasından sorumlu olan ve kendine ait müfettiş kadrosu vardır. Meclis; cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanlar hakkında yolsuzluk iddialarını araştırmak üzere salt çoğunluğun talebiyle araştırma komisyonları kurabilir. Bu mekanizma yıl içinde kullanılmadı. Yolsuzlukla ilgili dosyalar, daha ayrıntılı bir şekilde incelenmek üzere Meclis’te (400 milletvekilinin desteğiyle) varılacak nitelikli çoğunluk oyuyla mahkemelere devredilebilir.

Bölüm 5. İnsan Hakları İhlallerine Yönelik İddialarının Uluslararası Alanda ve Resmî Kurumlar Dışında Soruşturulmasına Yönelik Hükümetin Tavrı

 

Sınırlı sayıda yerel ve uluslararası insan hakları örgütü ülke çapında faaliyetlerini sürdürdü, ancak bunlardan birçoğu yıl içinde hükümetin baskısıyla karşılaşmaya devam etti. Bu örgütlerden bazıları, İçişleri Bakanlığı nezdinde tüzel kişi olarak kayıt yaptırmakta zorluklar yaşadı. Diğerleri ise yürüttükleri faaliyetlerle ilgili olarak devletin engellemeleriyle ve kısıtlayıcı kanunlarla karşı karşıya kaldılar. İnsan hakları grupları, hükümetin zaman zaman toplantı taleplerine cevap vermediğini ve politika belirlerken sundukları görüşleri dikkate almadığını bildirdi. İnsan hakları ihlallerinin belgelendirilmesi amacıyla çalışan insan hakları örgütleri ve gözlemciler, avukatlar ve doktorlar bazen gözaltı, kovuşturma, gözdağı verme ve tacizle karşılaştı; örgütler de kapatma kararlarıyla karşı karşıya kaldılar. Örneğin, Mayıs ayında bir mahkeme, ülkenin Suriye’de düzenlediği Zeytin Dalı Harekâtı müdahalesi sırasında “savaş bir halk sağlığı sorunudur” ifadesini içeren 2018 tarihli bir kamuoyu açıklaması yayınlayarak terör propagandası yaptıkları suçlamasıyla Türk Tabipler Birliği’nin 11 yönetim kurulu üyesini 20 ay ile üç yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırdı. İnsan hakları kuruluşları, resmî insan hakları mekanizmalarının tutarlı bir şekilde işlemediğini ve ciddi ihlalleri önleyemediğini bildirdi.

İnsan hakları örgütleri, hükümetin devamlı ve yoğun bir baskısıyla karşılaştıklarını bildirdi. Bir örnekte, 2017 yılında tutuklanan önde gelen hayırsever ve sivil toplum lideri Osman Kavala’nın 2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları sırasında “hükümeti devirmeye teşebbüs” ile ilgili rolüne ilişkin bir kovuşturma kapsamında tutukluluğu devam etmekteydi. Bunun yanı sıra hükümet, insan hakları aktivistleri ve akademisyenler de dâhil olmak üzere Kavala ile uzaktan ilişkili 15 kişiyi de benzer suçlardan yargıladı. Yerel ve uluslararası insan hakları örgütleri, tutuklama ve yargılamaları siyasi saiklerle gerçekleştirildikleri ve gerekçelendirici delillerden yoksun oldukları sebebiyle eleştirdi.

İHD, Ağustos ayı itibarıyla üyeleri hakkında çoğunluğu terör ve hakaret suçlamalarıyla ilgili olmak üzere örgütün kurulduğu günden beri toplam 5.000’den fazla dava açıldığını bildirdi. İHD, il temsilciliklerinde görevli yöneticilerin cezaevinde olduğunu da kaydetti. TİHV ise kurucu ve üyelerinin 30 ayrı ceza davasıyla karşı karşıya olduğunu bildirdi. İnsan hakları örgütlerinden birçok liderin ve üyenin taciz edilmesi, gözaltına alınması ve tutuklanması, bazı kuruluşların bürolarını kapatmalarına ve faaliyetlerini kısıtlamalarına, bazı insan hakları savunucularının ise otosansüre başvurmasına neden oldu.

Türkiye’de bulunan ve Suriye ile ilgili programlar kapsamında faaliyet yürüten bazı uluslararası ve Suriyeli STK’lar, resmî kayıtlarını yenilemekte ve program onayı ile çalışanlarına ikamet izni almakta zorlandıklarını ifade etti. Bu kuruluşlardan bir kısmı, devlet tarafından gerekli kılınan belgelerin ne olduğu konusunda belirsizlik yaşandığını belirtti.

Resmî İnsan Hakları Kurumları: Hükümet, insan hakları izleme organı olan TİHEK’in faaliyetlerini yıl boyunca sürdürdü. Ağustos ayında basına yansıyan haberlere göre, TİHEK, cezaevi koşulları ve cezaevi yetkililerinin uygulamaları ile ilgili en az 10 başvuru aldı. TİHEK, bu şikâyetlerin hiçbirini kabul etmedi. TİHEK, cezaevlerinde yaşanan kalabalıklaşmayla ilgili aldığı bir başvuruya cevap olarak, “[olağanüstü hâl dönemiyle ilişkili olarak] artan tutuklu sayısı ve cezaevlerindeki kapasite yoğunluğu nedeniyle, yapılan uygulamanın orantılı olarak kabul edileceğini” belirtti. Kurum, etkisiz olduğu ve bağımsız hareket etmediği gerekçesiyle eleştirilere maruz kaldı.

Kamu Denetçiliği Kurumu, Meclis’e bağlı olmakla birlikte, vatandaşların hükümetin uygulamaları ve eylemleri, özellikle de insan haklarına ilişkin sorunlar ve kişisel meselelerle ilgili soruşturma yapılmasını talep edebildiği bağımsız bir şikâyet mekanizması olarak faaliyet gösterdi, ancak 2016-2018 yılları arasındaki olağanüstü hâl kapsamındaki ihraçlar kurumun yetki alanında değildi. Çevrimiçi verilere göre, 2018 yılında kuruma 17.585 başvuru yapıldı; bunların çoğunluğu kamu personelinin sorunlarıyla ilgiliydi.

Olağanüstü hâl döneminde gerçekleşen ihraç ve kapatmalara ilişkin dava ve itirazları ele almak üzere 2017 yılında kurulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu, Temmuz ayında yaptığı açıklamada, kuruluşundan bu yana toplam 482 bin dava dosyasını incelediğini ifade etti. Komisyon, 2017’den Ağustos ayına kadar geçen sürede 77.600 itirazı reddetti; yaklaşık 6.700 itiraz ise kabul edildi. Komisyon yavaş işlediği, kararları şeffaflık taşımadığı ve önyargılı olduğu gerekçesiyle eleştirildi.

Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığı, Bakanlığın Mağdur Hakları Daire Başkanlığı ile eşgüdüm halinde çalışarak, insan hakları konularında Bakanlığın öncü birimi olma görevini üstlendi.

Meclis İnsan Hakları Komisyonu bir ulusal izleme mekanizması işlevi gördü. Komisyon üyeleri, insan hakları STK’larıyla diyaloğu sürdürdü ve cezaevi ziyaretlerinde bulundu; ancak hak savunucuları, komisyonun hükümetin eylemleri üzerindeki etkisinin sınırlı olduğunu ileri sürdü.

Bölüm 6. Ayrımcılık, Toplumsal İstismar ve İnsan Ticareti 

 

Kadınlar 

Tecavüz ve Hane İçi Şiddet: Hükümet ve bağımsız izleme örgütleri, 2018’e kıyasla kadınlara yönelik şiddetin, özellikle de kadın cinayetlerinin artışından endişe duyduklarını ifade etti. Tecavüz ve eş tecavüzü dâhil olmak üzere kadına yönelik şiddet ve cinsel saldırı kanunlara göre suç olup, ihlal teşebbüslerinde faile iki ila on yıla kadar, tecavüz ya da fiili cinsel şiddet suçlarında ise en az 12 yıl hapis cezası verilmesi öngörülmektedir. Hükümet, bu yasaları etkin bir biçimde veya tam olarak uygulamadı ya da mağdurları korumadı. Örneğin, insan hakları avukatı Müzeyyen Boylu Issı, hayatına kasteden iki teşebbüsten kurtulmasının ardından boşanma ve koruma kararı alınması talebiyle dava açması sonrasında Mayıs ayında kocası tarafından çocuklarının önünde vurularak öldürüldü. Kasım itibarıyla kocası Mesut Issı, tutuklu yargılanmak üzere cezaevindeydi. Issı, cinayet suçundan hüküm giymesi halinde, ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılabilir.

Kanun, tüm kadınları kapsamakta olup, polis ve yerel makamların şiddet mağdurlarına veya şiddet görme riski altında olanlara çeşitli düzeylerde koruma ve destek hizmetleri sağlamasını zorunlu kılmaktadır. Kanun, ayrıca devlet tarafından mağdurlara barınma ve geçici maddi destek gibi hizmetlerin verilmesini zorunlu kılmakta ve aile mahkemelerini şiddet uygulayanlara karşı yaptırımda bulunulması amacıyla yetkilendirmektedir.

Kanunda; ekonomik, psikolojik, hukuki ve sosyal destek sağlanması amacıyla şiddet önleme ve izleme merkezlerinin kurulması öngörülmektedir. Her ilde bir adet olmak üzere ülke genelinde 81 şiddet önleme merkezi mevcuttu. Ülke çapında, yaklaşık 30 bin kadına barınak sağlayan 144 kadın sığınma evi mevcuttu. Kadın hakları savunucuları, yardım ihtiyacını karşılamak için yeterli sayıda sığınma evi bulunmadığını ve sığınma evi çalışanlarının bakım ve hizmetleri, özellikle de Güneydoğu’da, yeterli derecede sunmadığını ileri sürdü. Bazı STK’lar, olağanüstü hâl döneminde Güneydoğu’daki birçok ilde sığınma evlerinin kapandığını ve diğerlerinin de seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve yerlerine, içlerinden bazıları yerel STK’lara sağlanan kaynakları ve bu kuruluşlarla yürütülen ortaklıkları sona erdiren, kayyımların atanması sonrasında zorluklarla karşılaştıklarını kaydetti. Bazı STK’lar yaşlı kadınlar, LGBTİ kadınlar ve yaşı nispeten büyük çocukları olan kadınlar gibi bazı kadınlar açısından hizmet eksikliğinin daha yoğun bir biçimde hissedildiğini belirtti. Hükümetin, Kadın Acil Destek İhbar Sistemi (KADES) adıyla ülke çapında faaliyet gösteren bir aile içi şiddet hattı ve internet uygulaması bulunmaktaydı. STK’lar bu hattı arayanlara verilen hizmet kalitesinin hane içi şiddet mağdurları açısından yetersiz olduğunu iddia etti. Basında yer alan haberlerde, Eylül ayı itibarıyla 13.000 kadının KADES uygulaması üzerinden şiddet ihbarında bulunduğu aktarıldı.

Eşler tarafından gerçekleştirilen istismarlar dâhil olmak üzere kadına yönelik şiddet hem kırsal hem de kentsel alanlarda ciddi ve yaygın bir sorun olmayı sürdürdü. Eş tecavüzü, hakkında cezai yaptırım öngörülen bir suç olup kanunlar saldırı, hürriyeti tahdit ya da tehdit gibi suçların da cezalandırılmasını öngörmektedir. Bu tedbirlere rağmen kadın cinayetleri ve kadına yönelik diğer şiddet türlerinin görüldüğü olaylar hız kesmedi. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, yılın ilk 11 ayında 430 kadının öldürüldüğünü, bu cinayetlerden 53’ünün ise sadece Eylül ayında gerçekleştiğini aktardı.

24 Ağustos’ta binlerce gösterici, Emine Bulut’un eski kocası tarafından 10 yaşındaki kızlarının önünde alenen öldürülmesinin ardından toplumsal cinsiyet temelli şiddeti protesto etmek için İstanbul ve ülkenin diğer şehirlerinde yürüyüşler düzenledi. Sosyal medya kullanıcıları saldırının videosunu paylaştılar; mağdurun son sözü “ölmek istemiyorum” ise göstericiler arasında ve sosyal medyada bir slogana dönüştü. Bulut’un eski kocası, Ekim ayında ömür boyu hapse mahkûm edildi.

Olay sonrasında kadın hakları örgütleri, İstanbul Sözleşmesi adıyla da bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin uygulanması çağrısında bulundu; her kesimden siyasi liderler saldırıyı kınadı. Mahkemeler, mağdurları korumak amacıyla düzenli olarak uzaklaştırma kararları verdi; ancak insan hakları örgütleri, polisin bu kararları nadiren etkili bir şekilde uyguladığını belirtti. Kadın dernekleri ayrıca hükümetin sağladığı danışmanların ve polisin zaman zaman kadınları aile kurumlarını dağıtmak yerine kendilerini riske atarak istismar edildikleri evlilikleri sürdürmeye teşvik ettiğine dair iddialarda bulundu.

Ekim ayında Ayşe Tuba Arslan, eski kocasının satırlı saldırısına uğradı. Arslan, eski kocası hakkında 23 kez şikâyette bulunmuş, Eskişehir’de bir mahkeme ise yıl içinde yapılan on şikâyetten beşini reddetmişti. Polis, mahkemelerin verdiği koruma kararlarını etkili bir şekilde uygulayamadı. Arslan, vücudundaki yaralar nedeniyle 25 Kasım günü öldü.

Bazı davalarda mahkemeler duruşma esnasında sergilenen iyi halden ötürü veya kadınların kendilerini “tahrik etmeleri” gibi hafifletici nedenlerle, kadına yönelik şiddetten hüküm giyen bazı erkeklere ceza indirimi uygulamayı sürdürdü. Örneğin, Ağustos ayında Adana’da bir mahkeme, Mehmet Çiftçi hakkında verilen ömür boyu hapis cezasını “iyi hal” nedeniyle 18 yıl hapis cezasına çevirdi. Çiftçi,  dört aylık hamile olan 19 yaşındaki karısını öldürmekten suçlu bulunmuştu.

Zararlı Diğer Geleneksel Uygulamalar: İnsan hakları savunucuları ve akademisyenler, kadınların “namus cinayetleri” olarak bilinen sorunlu uygulamaya ülke genelinde maruz kalmaya devam ettiğini belirtti (yıl içinde 31 vaka bildirildi). Güneydoğu, bu cinayetlerin en sık görüldüğü yer oldu.

Namus cinayetlerinden hüküm giyenler müebbet hapis cezasına çarptırılabilmektedir; ancak STK’lar, mahkemelerin hafifletici unsurlar sebebiyle aslen hükmolunan cezalarda sıklıkla indirime gittiğini belirtti. Kanunlar, hâkimlerin cezaları belirlerken mağdurun “uygunsuz davranışları” nedeniyle failde oluşan öfke veya şehveti dikkate almalarına imkân tanımaktadır.

Cinsel Taciz: Kanunda cinsel taciz suçu karşısında beş yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. Mağdurun bir çocuk olması durumunda önerilen cezalar daha uzundur; ancak kadın hakları aktivistleri, yetkililerin bu yasaları nadiren uyguladığını bildirdi. Örneğin, Şubat ayında bir polis memuru, Ankara’daki bir eylem sırasında gözaltına alınan bir üniversite öğrencisine cinsel tacizde bulundu. Yerel basında çıkan haberlere göre, fotoğraflı kanıtların varlığına rağmen polis olayın üstünü kapatmaya çalıştı, mağduru bir terör örgütü ile bağlantılı olmakla suçladı ve mağdur ve ailesiyle röportaj yapan bir gazeteciyi gözaltına aldı ve sorguladı.

Toplumsal cinsiyet eşitliği alanında faaliyet gösteren örgütler, sözlü taciz olaylarının ve kadınların kamuya açık alanlarda fiziksel olarak sindirilmesinin düzenli bir şekilde yaşandığını ve buna sebep olarak da bu duruma müsamaha gösterilen, tacizcilerin de bundan cesaret aldığı bir sosyal ortamın varlığına işaret etti. Bir olayda, Eylül ayında Ankara’da fiziksel saldırıya uğrayan bir kadın, ifade verdiği sırada yetkililerin ne giydiği ve saldırının gece geç saatlerde meydana gelip gelmediği hakkında sorular sorarak saldırıyı meşrulaştırmaya çalıştığını bildirdi.

Bazı kadın hakları örgütleri, kadınları korumak amacıyla getirilen yasaların etkisiz bir şekilde uygulanmasının ve kadınlara karşı işlenen şiddet suçlarının faillerine hafif cezalar verilmesinin potansiyel suçlulara rahatlık sağlayan bir iklim oluşmasına katkıda bulunduğunu ileri sürdü. Kadın hakları savunucuları, anlaşmazlıkların mahkeme sistemi yerine arabuluculuk yoluyla çözümünü teşvik etmek amacıyla 2018 yılında çıkarılan yasaların, kadınlara yönelik şiddetin faillerine verilen cezaları hafifleteceğine, böylelikle de kanunun caydırıcı etkisini düşüreceğine, kadınların güvenliğini zayıflatacağına ve cezasızlığa yol açma ihtimaline dair endişelerini dile getirdiler.

Nüfus Kontrolünde Zorlama: Zorla kürtaj veya zorla kısırlaştırma uygulamalarına dair herhangi bir bildirim mevcut değildi.

Ayrımcılık: Kadınlar, kanunlar önünde erkeklerle aynı haklara sahip olmalarına rağmen toplumsal ve resmî ayrımcılık yaygındı. Kadınlar, istihdamda ayrımcılığa maruz kalmaya devam etti (Bk. Bölüm 7.d.).

Anayasa, pozitif ayrımcılık dâhil olmak üzere toplumsal cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesine yönelik tedbirler alınmasını mümkün kılmaktadır. Kadın istihdamını teşvik etmek için devlet, istihdam edilen 18 yaşından büyük her kadının sosyal sigorta primlerini işveren yerine birkaç ay boyunca ödemeyi üstlendi. Toplumsal cinsiyette adalet sağlama girişimiyle çıkarılan yasalar doğum izni, çalışma saatlerinde emzirme süresi ve çalışma saatlerinde esneklik uygulamalarını getirerek büyük çaplı işverenlerin çocuk bakımı ile ilgili tedbirler almasını da zorunlu hale getirdi. Ancak hak örgütleri, yasal çerçevede yapılan bu değişikliklerin işverenleri kadınları istihdam etmekten caydırdığını ve kadınların terfi etme potansiyellerini olumsuz yönde etkilediğini belirtti.

Çocuklar 

Doğum Kaydı: Ülke genelinde kullanılan bir nüfus kaydı sistemi mevcut olup, yenidoğanlar genellikle vakit kaybedilmeksizin nüfusa kaydedildi. Çocuk, vatandaşlığını ülkede doğmuş olmakla değil, anne veya babasından alır. Çocuğun vatandaşlık alabilmesi için ebeveynlerden sadece birinin vatandaş olması yeterlidir. Türkiye’de dünyaya gelen ve ebeveyninin statüsü nedeniyle başka hiçbir ülkenin vatandaşı olamayan çocukların söz konusu olduğu özel durumlarda çocuk vatandaş olmaya yasal olarak hak kazanır.

Eğitim: İnsan hakları alanında faaliyet gösteren örgütler ve diğer kişi ve kurumlar, zorunlu eğitim yasasına rağmen bazı ailelerin kız öğrencileri evde tutabildiğine dair endişelerini ifade etti. Eğitim odaklı bir STK olan Eğitim Reformu Girişimi, 2017-2018 aralığını kapsayan Eğitim İzleme Raporu’nda kız çocuklarının eğitime erişimini artırma konusunda hükümetin, yoksul ailelerin kız çocuklarının eğitimini devam ettirmelerini teşvik etmek amacıyla şartlı nakit transferi uygulaması da dâhil olmak üzere olumlu yönde önemli adımlar attığını belirtti. Bir eğitim sendikası olan Eğitim-Sen’e göre, 2018-2019 yılları arasında okullaşma oranı yüzde 91’e düştü ve kızların okullaşma oranı 2013-2014 yıllarındaki yüzde 99 oranına kıyasla yüzde 91’e düştü. Avrupa İstatistik Ofisi verilerine göre ülkede okulu bırakma oranları 2017 yılında kızlar için yüzde 34 ve erkekler için yüzde 31 olup, bu rakamlar iyileşme eğilimindeydi.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı tarafından yayınlanan Eğitime Bakış adlı raporda, kız ve erkek çocukları arasında eğitime erişim konusunda farklar bulunduğu tespitine yer verildi ve 15-29 yaş aralığındaki kadınların yaklaşık yüzde 40’ının ne eğitimlerine devam ettiği ne de iş gücü piyasasına katıldığı ortaya konuldu.

Çocuk İstismarı: Çocuk istismarı bir sorun teşkil etmekteydi. Kanunlar, polis ve yerel makamlara şiddet mağdurlarına ve şiddet mağduru olma riski bulunanlara çeşitli düzeylerde koruma ve destek hizmeti sağlama yetkisi vermektedir. Ancak çocuk hakları savunucuları uygulamanın başarısız olduğunu ifade etti. Kanun, devlet tarafından mağdurlara barınma ve geçici maddi destek gibi hizmetlerin verilmesini zorunlu kılmakta ve aile mahkemelerini şiddetin sorumlularına karşı yaptırım uygulanması amacıyla yetkilendirmektedir.

Kanuna göre, istismar mağduru 12 ila 18 yaşları arasında ise, taciz üç ila sekiz yıl arasında bir hapis cezasıyla, cinsel istismar 8 ila 15 yıl, tecavüz ise en az 16 yıl hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. Mağdurun 12 yaşından küçük bir çocuk olduğu durumlarda ise taciz en az 5 yıl hapis cezasıyla, istismar en az 10 yıl hapis cezasıyla, tecavüz ise en az 18 yıl hapis cezasıyla cezalandırılır.

Hükümet yetkilileri, çocuk istismarı sorununa olan ilgilerini artırdı. Adalet Bakanlığı verilerine göre ülkede çocuğa yönelik cinsel istismarla ilgili olarak verilen hapis cezası sayısı 2018 yılında artarak 18 bin oldu. Çocuk hakları uzmanları, soruna yönelik artan ilginin daha fazla farkındalık oluşmasına ve raporlama yapılmasına katkıda bulunduğunu bildirdi. Bir kadın STK’sı olan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu sadece 2018 Temmuz ayında 433 çocuğa yönelik cinsel istismar vakasının bildirildiğini kaydetti. Adalet Bakanlığı verilerine göre çocuğa yönelik cinsel istismarla ilgili olarak 2017 yılında 16.348 dava açıldı.

Erken Yaşta ve Zorla Evlilik: Kanunlara göre evlilik yaşı asgari 18 olarak tanımlansa da çocuklar 17 yaşında aile rızasıyla ve 16 yaşında mahkeme izniyle evlenebilir. Yasa, medeni ve dini nikâhı da tanımaktadır ancak dini evlilikler her zaman devlet nezdinde kayda geçirilmemişti.

Sivil toplum örgütleri, resmî olmayan dini nikâhla evlendirilen çocukların yaşının özellikle yoksul ve kırsal bölgelerde ve ülkede yaşayan Suriyeli nüfus içinde 12 yaşına kadar indiğini belirtti. Hükümetin yaptığı 2018 Nüfus ve Sağlık Araştırması, ülkedeki Suriyeli kız çocuklarının yüzde 12’sinin 15 yaşından önce, yüzde 38’inin ise 18 yaşından önce evlendiğini ortaya koydu. Erken yaşta ve zorla evlilikler özellikle Güneydoğu bölgesinde yaygındı ve kadın hakları aktivistleri sorunun hâlen ciddiyetini koruduğunu bildirdi. Türkiye İstatistik Kurumu’na göre, ülkedeki kadınların yüzde 26’sı 18 yaşından önce evlendi, yüzde 10’u ise 18 yaşından önce ilk çocuğunu doğurdu. Yerel STK’lar Güneydoğu’nun büyük illerindeki Türk ve Suriyeli nüfus içinde eğitimler vermeye ve farkındalık yaratmaya çalıştı.

Kadın hakları grupları, özellikle kırsal bölgelerde zorla evlendirme ve kız kaçırma olaylarının geçmiş yıllarda olduğu kadar yaygın olmamakla birlikte devam ettiğini belirtti.

Çocuklara Yönelik Cinsel İstismar: Anayasaya göre devlet, çocukları istismardan koruyacak tedbirleri almakla yükümlüdür. Çocukların cinsel yönden istismarı kanunlara göre suç olup, bu suçu işleyenler hakkında en az sekiz yıl hapis cezası öngörülmektedir. Çocukları fuhuşa teşvik etmek ya da bunu kolaylaştırmak on yıla kadar hapis ile cezalandırılabilir; şayet eylem şiddet veya baskı unsuru içeriyorsa hâkim bu cezayı iki katına çıkarılabilir.

Cinsel ilişkide rıza yaşı 18’dir. Çocuk pornosu üretmek ve yaymak kanunlarca yasaklanmış olup, bu suç altı aydan iki yıla kadar hapis ve para cezasıyla cezalandırılır.

Çocukların dâhil olduğu ensest ilişkiler bir sorun olmayı sürdürdü ancak konuyla ilgili kovuşturma sayısı asgari seviyede kaldı. Kanunda, ensest ilişki için beş yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir.

Yerinden Edilen Çocuklar: Birçok kadın ve göçmen hakları örgütü, çoğu Suriyeli olan yerinden edilmiş çocukların ekonomik ve cinsel istismara karşı savunmasız kaldığını bildirdi.

Uluslararası Çocuk Kaçırmaları: Türkiye, Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair 1980 Lahey Sözleşmesi’ne taraftır. ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Anne ve Babalar Tarafından Gerçekleştirilen Uluslararası Çocuk Kaçırma Raporu’na şu adresten ulaşılabilir: https://travel.state.gov/content/travel/en/International-Parental-Child-Abduction/for-providers/legal-reports-and-data/reported-cases.html.

Yahudi Karşıtlığı (Antisemitizm) 

İstanbul’da bulunan Hahambaşılığına göre ülkede yaşayan Yahudi sayısı yaklaşık 16.000 idi. Cemaatin bazı üyeleri, kısmen antisemitizme ilişkin kaygılar nedeniyle ülkeden göç etmeye veya ikinci bir ülkede vatandaşlık elde etmek için çaba göstermeye devam etti.

Yahudi vatandaşlar, Yahudi karşıtlığı ve güvenlik tehditleriyle ilgili endişelerini dile getirdi. 31 Temmuz günü sosyal medyada, yaz kampı olduğu görülen bir yerde çocukların Yahudilere ölüm çağrısında bulunan tezahüratlarla yönlendirildiğini gösteren bir video yayınlandı. Topluluğun önde gelen bireyleri, 400 binden fazla kez izlenen videoyu kınadı ve bu denli genç yaşlarda bu türde aşılama yapılmasından ve görülen nefret biçimlerinden duydukları endişeyi dile getirdi. HDP milletvekili Garo Paylan, nefret suçunu düzenleyen maddeler kapsamında olası bir kovuşturma için olayla ilgili soruşturma açılması çağrısında bulundu. 28 Mart’ta kimliği belirsiz bir saldırgan İzmir’deki Beth Israel Sinagogu’na molotof kokteyli atmaya çalıştı. Sinagog saldırıda hasar görmedi ve polis birkaç gün içinde bir şüpheliyi yakaladı ve mahkemeye sevk etti.

Çiçero adlı filmin galası, kırmızı halı için yapılan mekân düzenlemesinde dikenli tellerden yapılmış çitlerin üzerinde duran çizgili üniformalar ve bekçi köpekleri de dâhil olmak üzere toplama kamplarına ait özelliklerin tasvir edilmesiyle tartışma yarattı ve kınandı. Ülkedeki Yahudi cemaati, köşe yazarları ve AKP milletvekilleri görüntünün utanç verici olduğu söyleyerek durumu kınadı. Olay sonrasında ise film yapımcıları özür diledi.

İstanbul belediye başkanlığı için düzenlenen seçim kampanyası sırasında, muhalefet partisi CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu’nun İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile tokalaştığını ve bir grup Ortodoks Yahudi ile görüştüğünü gösterecek şekilde üzerinde oynama yapılan fotoğraflar sosyal medyada ortaya çıktı ve bu durum, bir itibarsızlaştırma çabası olarak yorumlandı. İmamoğlu’nu Siyonizm’in dostu olarak nitelendiren aşağılayıcı yorum ve ifadeler fotoğraflara eşlik etmekteydi.

Kasım ayında İYİ Parti mensubu bir milletvekili, bir kamu görevlisinin ailesinin zenginliğini “aşırı bir şekilde” göstermesiyle ilgili olarak sosyal medyada, “Haksız kazançla zenginleşerek lüks içinde yaşayan Protestan Müslüman dediğimiz bir kesim var ki; fikri anlamda Yahudileşmişlerdir bunlar” yorumunda bulundu. Paylaşım, sosyal medyada geniş bir biçimde eleştirildi.

Ekim ayında sosyal medya kullanıcıları ve medya organları, İç Anadolu’nun Konya ilinde Anadolu Gençlik Derneği ve Milli Gençlik Vakfı’nın yerel şubeleri tarafından belediye otobüs duraklarına asılan Hristiyan ve Yahudi karşıtı afişlerin fotoğraflarını paylaştı. Afişler, Müslümanlara Hristiyanlar ve Yahudilerle dost olmamalarını tavsiye eden bir Kuran ayetinden alıntı yapmaktaydı. Fotoğraflarda üzerinde kan damlaları olduğu görülen bir haç ve Davut Yıldızı da bulunmaktaydı. Üç inancın mensupları da posterleri, dini azınlıklara hakaret ettiği, Kuran’ın mesajını yanlış tanıttığı ve milletin onurunu zedelediği gerekçesiyle sosyal medya üzerinden eleştirdi. Reklam panolarını kiraya veren özel reklam şirketi, derneklerin posterlerin içeriğini basımdan önce değiştirdiğini ve şirketin, endişelerin sosyal medyada gün yüzüne çıkmasından kısa bir süre sonra afişleri Türk bayraklarıyla değiştirdiğini açıkladı. Anadolu Gençlik Derneği durumu bir yanlış anlaşılma olarak nitelendirdi ve olayın nedenini araştırdığını belirtti.

Yahudi karşıtı söylem, yazılı basın ve sosyal medyada yıl boyunca sürdü. Hrant Dink Vakfı tarafından yayınlanan nefret suçlarıyla ilgili bir raporda, 31 Ağustos itibarıyla basın ve yayın organlarında Yahudileri şiddet eğilimli, komplocu ve ülkenin düşmanı olarak tasvir eden antisemitik söylem içeren 430 örnek bulunduğu belirtildi. Yeni Akit’te yayınlanan bir okur mektubunda, İstanbul’un Yahudi sakinlerinin sokak köpeklerini Müslümanları ısırmak için eğittikleri ileri sürüldü ve tarihten gelen kan iftirası gibi Yahudi karşıtı kinayeler tekrarlandı. Bazı yorumcular mektubu saçma bularak eleştirirken, eskiden AKP mensubu olan milletvekili Mustafa Yeneroğlu’nun mektubun içeriğini “Nazilerin dili” sözleriyle kınaması yayınlanan birçok haberde yer buldu. Bazı durumlarda yetkililer ve parti temsilcileri, sosyal medyada Yahudi karşıtı içeriğe sahip hikayeleri kınadı.

Hükümet yıl boyunca Yahudi karşıtlığıyla mücadele etme yönünde çeşitli olumlu adımlar attı. Ankara Üniversitesi, Holokost Anma Günü dolayısıyla 24 Ocak günü düzenlenen bir etkinliğe, konuyla ilgili yazılı bir anma açıklaması da yayınlayan Dışişleri Bakanlığı’nın iş birliğiyle ev sahipliği yaptı. 21 Şubat günü İstanbul Valiliği, Struma adlı geminin batırılması ve olayda 1942 yılında Nazi zulmünden kaçan yaklaşık 800 Yahudinin hayatını kaybetmesi anısına düzenlenen bir törene ev sahipliği yaptı. Nisan, Eylül ve Aralık aylarında Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yahudi cemaatine, Pesah, Roş Aşana ve Hanuka bayramlarını kutlayan ve “ülkenin birlik ve beraberliğini güçlendiren en önemli zenginliğinin bir parçası” olarak dini çeşitliliğe vurgu yapan tebrik mesajları gönderdi.

İnsan Ticareti 

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan İnsan Ticareti Raporu’na www.state.gov/j/tip/rls/tiprpt/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Engelli Bireyler 

Kanun, engelli bireylere yönelik ayrımcılığı yasaklamaktadır; ancak engelli bireylerin savunuculuğunu yapan STK’lar hükümetin kanunları etkili bir şekilde uygulamadığını iddia etti. Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Mart ayında, engelliler için erişim ve adalet konusunda ciddi yapısal ve kurumsal engeller olduğunu belirterek, özellikle de erişilebilirlik alanındaki sorunların oy kullanma ve seçilme konusunda engel oluşturduğuna atıfta bulundu.

Kanun, tüm resmî kurumların ve işletmelerin, engellilerin kamusal alanlara ve toplu taşımaya erişimlerini sağlamalarını zorunlu kılmakta, konuyla ilgili inceleme komisyonlarının kurulmasına olanak tanımakta ve kanuna uyulmaması halinde para cezaları ödenmesini öngörmektedir. Hükümet, kanunların uygulanması konusunda düşük bir seviyede ilerleme kaydetti; birçok şehirde engelli bireylerin hizmetlere erişimi de sınırlı düzeyde kaldı.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, engelli bireylerin korunmasından sorumludur. Bakanlık, engelli bireyler de dâhil olmak üzere toplumsal hayatın dışına itilen kişilere destek sağlayan sosyal hizmet merkezlerinin faaliyetlerini sürdürdü. Engelli çocukların çoğunluğu devlet okullarında “kaynaştırma” eğitimi alırken diğer engelli çocuklar da özel öğretim kurumlarında eğitim aldı.

Kanun, her devlet okulunun engelli bireylerin eğitim görebileceği şekilde olmasını gerektirse de aktivistler engelli bireylerin okula kabul edilmediği veya okulu bırakmaya teşvik edildiği örneklerin görüldüğünü belirtti. Engelliler konusunda faaliyet gösteren aktivistlere göre çok sayıda okul çağında engelli birey eğitime yeterli düzeyde erişim sağlayamadı. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından Haziran ayında yayınlanan bir raporda, 353.610 engelli öğrencinin eğitim gördüğü ve bu öğrencilerden 257.770’inin örgün okullarda, geri kalanların ise devlete veya özel sektöre ait özel eğitim kurumlarında okuduğu belirtildi. Özel eğitim kurumlarında 12.000’den fazla öğretmen çalışmaktaydı. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yürütülen bir program kapsamında, otizmli bireylerin faaliyetleri devlete bağlı olarak yürütülen evlerde kalmaları ve otizmli çocuklarının tüm ihtiyaçlarını karşılayamayan ailelerin devletten yardım alabilmesi sağlandı.

Nisan ayında BM Engelli Hakları Komitesi, ülkenin Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokol’ü onaylamasına ve 2009 yılında gerçekleşen bu onaylamadan itibaren ilerleme kaydetmesine rağmen, engellilik konusunda tıbbi, hayırsever ve ataerkil yaklaşımların yaygınlığına dair endişelerin devam ettiği sonucuna vardı. Komite, engelli hakları konusunda kamuoyunda daha fazla farkındalık yaratılması, engelliler için daha güçlü şikâyet mekanizmaları oluşturulması, fiziksel erişim konularının ele alınması ve engellilere yönelik ayrımcılık iddialarının izlenmesi çağrısında bulundu.

9 Ocak’ta hükümet, yıl içinde 3.200 engelli vatandaşın daha kamu sektöründe işe alındığını belirterek, kamuda istihdam edilen toplam engelli birey sayısının 56.500’e yükseldiğini duyurdu. Bir işte çalışabilir durumda olan iki milyon engelli vatandaştan 124 bini özel sektörde istihdam edilmişti. 2014 yılında yürürlüğe giren istihdam kotası, 50’den fazla çalışanı olan özel sektör şirketlerinin iş gücüne en az yüzde iki oranında engelli çalışanı dâhil etmesini zorunlu kılmaktadır. Kamu sektörü için ise bu zorunluluk yüzde dörttür. Konuyla ilgili hesap verebilirlik açısından para cezası uygulamalarına ilişkin herhangi bir rapor mevcut değildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2020 yılını, özellikle toplu taşıma ve bina girişlerine odaklı bir “erişilebilirlik yılı” ilan etti.

Ulusal, Irksal ve Etnik Azınlıklar 

Anayasa’da tüm vatandaşlar için tek bir milliyet tanımlaması mevcuttur ve Müslüman olmayan üç azınlık olan Ermeni Apostolik Hristiyanlar, Yahudiler ve Rum Ortodoks Hristiyanlar haricinde herhangi bir ulusal, ırksal veya etnik azınlık açık bir şekilde tanınmamıştır. Süryaniler, Caferiler, Ezidiler, Kürtler, Araplar, Romanlar, Çerkezler ve Lazlar dâhil olmak üzere başka herhangi bir ulusal, dini ya da etnik azınlığın dil, din ve kültürel haklarından tam olarak yararlanmasına izin verilmedi.

15 milyondan fazla vatandaşın Kürt kökenli olduğu ve Kürtçenin lehçelerini konuştukları tahmin edilmektedir. Güvenlik güçleri tarafından PKK’ya yönelik olarak yapılan çalışmalar kırsal kesimlerde yaşayan Kürt vatandaşları yılın büyük bir bölümünde orantısız bir şekilde etkiledi. Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu topluluklar, devletin genellikle belirli bölgelerin PKK’lı teröristlerden temizlenmesi amacıyla düzenlediği güvenlik operasyonlarıyla bağlantılı olarak uyguladığı sokağa çıkma yasaklarından etkilendi (Bk. Bölüm 1.g.).

Kürt ve Kürt yanlısı sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü açısından sorunlarla karşılaşmaya devam etti (Bk. Bölüm 2.b.). Yüzlerce Kürt sivil toplum kuruluşu ve Kürtçe yayın yapan basın ve yayın organları darbe girişiminden sonra 2016 ve 2017 yıllarında hükümetin çıkardığı kanun hükmünde kararnamelerle kapatılmıştı ve bu durum geçerliliğini korudu. Ekim ayında Uluslararası Kriz Grubu, 2015’in ortalarından bu yana yaşanan çatışmalarda güvenlik gücü mensubu, PKK’ya bağlı militanlar, siviller ve mensubiyeti tespit edilemeyen bireyler dâhil 4.686 kişinin öldürüldüğünü bildirdi.

Kanunlara göre, yasalara tâbi olmaları ve Millî Eğitim Bakanlığı tarafından denetlenmeleri koşuluyla, vatandaşlar günlük hayatlarında geleneksel olarak kullandıkları dil ve lehçelerde eğitim veren özel kurumlar açabilmektedir. Bazı üniversitelerde seçmeli Kürtçe dersleri verilirken iki üniversitede ise Kürtçe bölümleri mevcuttu; ancak bu bölümlerdeki bazı eğitmenler kararnamelerle ihraç edilen binlerce üniversite personeli arasında olduğundan söz konusu programlarda eğitmen eksikliği yaşandı. Kanunlar, Türkçe olmayan eski köy ve mahalle isimlerinin iadesine ve siyasi partiler ve üyelerinin seçim kampanyalarında ve tanıtım materyallerinde her dili kullanabilmesine de imkân tanımaktadır; ancak bu hak uygulamada korunmadı.

Kanunlar, devlet ve kamu hizmetlerinde Türkçe dışında başka bir dilin kullanılmasını kısıtlamaktadır. Haziran ayında İstanbul’un bazı ilçelerindeki yetkililer, tabelaların yüzde 75’inin Türkçe olmasını gerektiren yeni bir düzenlemeyi uygulamaya koydu ve Arapça tabelaları kaldırdı. Siirt’te hükümet tarafından atanan kayyım belediye başkanı, nüfusunun çoğunluğu Kürtlerden oluşan şehirdeki çok dilli bir karşılama tabelasını Şubat ayında kaldırdı. Orijinal tabelada (Latin alfabesi kullanılarak) yazılmış olan Kürtçe, Türkçe ve Arapça dillerinde hoş geldiniz mesajları vardı. Tabela, sadece Türkçe yazılı olan bir tabela ile değiştirildi.

21 Şubat Dünya Anadil Günü’nde muhalefetteki CHP ve HDP partilerinden milletvekilleri Meclis kürsüsünden Lazca, Ermenice ve Kürtçe dillerinde açıklamalar yaptılar. Bu konuşmalar Meclis tutanaklarına kendi beyanları yerine yalnızca bir “x” işareti ile geçirilerek sadece Türkçe dilinin kayıt altına alındığı dipnotlarda belirtildi.

Hükümet tarafından özel eğitim kurumlarında ve kamusal söylemde Kürtçe diline resmî olarak izin verilmesine rağmen bu izin Kürtçenin devlet okullarında okutulmasına imkân sağlayacak şekilde genişletilmedi.

Ermenice yayın yapan bir televizyon kanalı olan Luys TV, Ocak ayında Ortodoks Noel törenlerini yayınlayarak yayın hayatına başladı. Basında yer alan haberlere göre kanalda haber programları, çocuk programları ve cemaati ilgilendiren güncel konular hakkında tartışma programları yer almaktaydı.

Roman toplumu orantısız bir şekilde polis şiddetine maruz kaldıklarını ve geleneksel olarak yaşadıkları bölgelere uzanan kentsel dönüşüm projeleri nedeniyle evlerini kaybettiklerini belirtti. Roman toplumuna mensup kişiler eğitim, barınma, sağlık hizmetleri ve istihdama erişimde de sorunlarla karşılaştıklarını ifade etti. Romanlar ayrımcı kira uygulamaları nedeniyle kiralık ev tutarken devletin sağladığı kira yardımlarından faydalanmakta zorluk yaşadıklarını belirtti. Resmî olmayan tahminlere göre, çoğu kayıt dışı ekonomi içindeki işlerde çalışsa da Romanların yüzde 90’ından fazlası işsizdi. Hükümet, 2016 yılında Bakanlar Kurulu tarafından benimsenen ulusal Roman stratejisi doğrultusunda, devletin iş ve işçi bulma kurumu olan İŞKUR tarafından sunulan mesleki eğitimler dâhil olmak üzere Roman vatandaşların sosyal bütünleşmesini amaçlayan bir dizi pilot projeyi uygulamaya koydu. Roma hakları savunucuları, Romanlar adına somut çok az ilerleme kaydedildiğinden şikâyet etti. Ayrıca, Romanlara okuma yazma kursları sunan ve olağanüstü hâl kapsamında kapatılan STK’ların kapalı kalmalarına ya da ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya kalmalarına dair endişelerini ifade ettiler.

Cinsel Yönelim ve Toplumsal Cinsiyet Kimliğine Dayalı Şiddet Eylemleri, Ayrımcılık ve Diğer İstismar Türleri 

Kanunlar LGBTİ’lik durumu veya tutumu açık bir şekilde yasaklamamakla birlikte “genel ahlaka karşı suçlar,” “ailenin korunması” ve “doğal olmayan cinsel davranış” ile ilgili yasa maddeleri kimi zaman polis istismarına ve işverenlerin ayrımcılık yapmasına temel oluşturdu.

Çok sayıda LGBTİ örgütü ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlüklerine yönelik sınırlamaların sürdüğü bir ortamda savunmasızlık hissinin devam ettiğini bildirdi. Ankara Valiliği, kamu güvenliğine dair endişeler gerekçesiyle tüm LGBTİ etkinlikleri hakkında 2017 yılında süresiz olarak getirmiş olduğu yasağı yıl boyunca devam ettirdi. Nisan ayında bir bölge idare mahkemesi, hükümetin, bazı kişilerin LGBTİ etkinlikleri sebebiyle şiddet uygulamaya yönelebileceği gerekçesiyle yasaklamanın gerekli olduğu yönündeki savını reddederek yasağı kaldırdı. Bu karara rağmen, Ankara Valiliği başkentteki LGBTİ etkinliklerine ilişkin politikasını değiştirmedi ve etkinlikleri münferit bazda engellemeye devam etti.

Ceza kanunu, cinsel yönelim ya da toplumsal cinsiyet kimliği temelinde özel güvenceler içermemektedir. Kanuna göre dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik durumu, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığı ile ilgili nefret söylemi veya küçük düşürücü fiillere üç yıla kadar hapis cezası verilebilmektedir. İnsan hakları grupları, kanunların toplumsal cinsiyet kimliği temelinde güvenceler içermemesini eleştirdi ve zaman zaman ilgili kanunların azınlıkları korumaktan ziyade toplantı ve ifade özgürlüğünü kısıtlamak için kullanıldığını belirtti. LGBTİ bireylere dair tanımlar kanunda mevcut değildi ancak yetkililer, LGBTİ bireylerin anayasadaki genel “cinsiyet” kavramı kapsamında korunduğunu ifade etti. LGBTİ hakları konusunda faaliyet gösteren yerel bir STK olan KAOS-GL’ye göre, LGBTİ bireylerin varlığının kanunlarca tanınmamış olması nedeniyle resmî makamlar bu kişilere sosyal koruma sağlamadı.

KAOS-GL, bazı LGBTİ bireylerin sağlık hizmetlerine erişemediklerini veya ayrımcılıkla karşılaştıklarını bildirdi. Bazı LGBTİ bireyler, kendilerini kimliklerini gizlemek zorunda hissettiklerini, sağlık hizmeti verenlerin kötü muamelesine maruz kaldıklarını (ve bu yüzden çoğu durumda herhangi bir hizmet talep etmemeyi tercih ettiklerini) ve HIV pozitif bireylere yönelik önyargının LGBTİ toplumuna yönelik algıları olumsuz etkilediğini belirtti.

LGBTİ bireyler yıl boyunca ayrımcılığa, sindirilmeye ve şiddet suçlarına maruz kaldı. İnsan hakları örgütleri polis ve savcıların trans bireylere yönelik şiddet vakalarını genellikle takip etmediklerini ya da faillerin eylemlerine getirdikleri gerekçeleri kabul ettiklerini bildirdi. Polis ve savcılar sıklıkla şüphelileri tutuklamadı ya da başka sanıklarda başvurulan yaygın uygulamanın aksine tutuklu yargılama yapılmadı. Tutuklandıklarında ise sanıklar Türk Ceza Kanunu’nda yer alan “haksız tahrik” hükmü yönünden ceza indirimi talebinde bulundu. Hâkimler, LGBTİ bireyleri öldürenlerin cezalarını belirlerken kanundaki bu ceza indirimini rutin bir şekilde uyguladı. Temyiz mahkemeleri bu kararları kısmen mağdurun “ahlak dışı yapısına” dayanarak onamaktaydı. LGBTİ savunucuları, polisin, seks işçiliği yapan trans bireyleri para koparmak amacıyla gözaltına aldığını, mahkeme ve savcıların ise seks işçiliği yapan trans bireylere yönelik saldırılar karşısında bir cezasızlık ortamı yarattıklarını bildirdi.

LGBTİ savunuculuk örgütü KAOS-GL, 2018’de en az 48 LGBTİ bireyin fiziksel saldırıya maruz kaldığını bildirdi. Bu vakalardan sadece dokuzu yetkililere bildirilmişti; savcılar ise bu dokuz bildirimden biri hakkında ceza davası açtı. KAOS-GL raporuna göre, Mart ayında Eskişehir’de bir gece kulübünde görevli güvenlik personeli önce üç trans bireyin işletmeye girişini engelledi ve ardından gruba saldırdı; olayı bir polis memuru izledi ve müdahale etmedi. Mayıs ayında Antalya’da trans bir kadının kimliği nedeniyle öldürüldüğü bildirildi. Fail olduğu iddia edilen kişi olay sonrasında tutuklandı; dava yıl sonu itibarıyla devam ediyordu. Ekim ayında iki LGBTİ birey Antalya’da bir halk otobüsünde sözlü ve fiziksel saldırıya uğradı. Aktivistlere göre, failler homofobik hakaretler kullanarak eylemlerini polise haklı gösterdi.

Nisan ayında bir trans kadın, kimliğini göstermesini isteyen polis memurları tarafından sokakta durdurulduğunu bildirdi. Kimliğini inceledikten sonra polis bu kişiye, “Utanmıyor musun? Sen erkeksin, kadın gibi niye giyindin?” diye sordu; ifadelerini kaydetmeye çalıştığında ise polis bu kişiye önce biber gazı sıktı, ardından döverek polis merkezine götürdü. Yerel bir LGBTİ örgütüyle temasa geçen kadın hastaneye sevk edildi. Polis, “hakaret” ve görevli memura direnme gerekçesiyle bu kişi hakkında şikâyetçi oldu.

Valilik, kamu güvenliğine dair endişeleri öne sürerek İstanbul’daki Onur Yürüyüşü’nü üst üste beşinci yılında da yasakladı. Yasağa ve yoğun polis varlığına rağmen, etkinliğe yüzlerce eylemci ve destekçi katıldı. Polis, kalabalığı dağıtmak ve katılımcıların Taksim Meydanı ve etrafındaki alanlara girmesini engellemek amacıyla göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi kullandı, beş katılımcı kısa süreyle gözaltına alındı. Güvenlik endişeleri nedeniyle organizatörler yıl içinde yine trans yürüyüşü düzenlemedi. Bağımsız aktivistler ayrıca, Onur Yürüyüşü ile sonlanacak olan hafta boyunca düzenlenen tüm etkinliklerde polis bulunduğunu bildirdi ve bu durumu bir gözdağı verme yöntemi olarak yorumladı.

İstanbul’un yanı sıra yetkililer, Ankara, Antalya, İzmir, Gaziantep ve Mersin’de de onur yürüyüşlerinin yapılmasını yasakladı. Yerel ve uluslararası insan hakları örgütleri, kararları toplantı ve ifade özgürlüğünü ihlal ettikleri gerekçesiyle eleştirdi. Çoğu şehirde etkinlikler yasaklara rağmen düzenlendi ve bu etkinlikler, polislerin müdahale ederek yürüyüşleri dağıtmasıyla sonuçlandı.

Ağustos ayında İstanbul’da polis, ilde düzenlenmesi planlanan ve 130’dan fazla sporcunun katılmasının beklendiği “Queer Olympix” adlı spor etkinliğinin gerçekleştirilmesini engelledi. Organizatörler sosyal medyada yetkililerin eylemlerini “toplumsal hassasiyetlerden kaynaklanabilecek provokasyonlara karşı bir önlem” olarak meşrulaştırdığını bildirdi. LGBTİ meselelerinin medyada yer alış biçimlerinin ele alındığı ve KAOS-GL tarafından Nisan ayında yayınlanan bir değerlendirmede, tüm haberlerin yarısının nefret söylemi ve ayrımcı dil içerdiği sonucuna varıldı.

Bazı LGBTİ grupları polis, devlet ve üniversite yönetimleri tarafından tacize uğradıklarını bildirdi. Üniversite grupları, rektörlerin organize olmalarına izin vermediğinden şikâyetçiydi; içlerinden bazıları da etkinliklere katıldıkları gerekçesiyle idari soruşturmalar veya diğer yaptırımlarla karşılaştıklarını belirtti. Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri, üniversite yönetiminin itirazlarına rağmen Mayıs ayında bir onur yürüyüşü düzenledi. Polis, etkinliği dağıtmak amacıyla müdahalesi sırasında biber gazı, plastik mermi ve göz yaşartıcı gaz kullandı, 22 kişi gözaltına alındı. Organizatörler, gözaltına alınanlar arasından on kişinin olayların ardından burs ve öğrenim kredilerinin kesildiğini bildirdi. İnsan hakları savunucuları, 19 katılımcı hakkında düzenlenen iddianameyi LGBTİ topluluğunun hukuk üzerinden taciz edildiği gerekçesiyle eleştirdi.

LGBTİ kuruluşları, hükümetin düzenli ve ayrıntılı denetimleri, kendilerine karşı idari bir külfet oluşturmak ve büyük cezalar vermekle tehdit etmek amacıyla kullandığını belirtti.

Birçok kaynak, ev sahiplerinin evlerini LGBTİ bireylere kiraya vermeyi reddettikleri veya önemli oranda daha yüksek fiyatlar talep ettikleri için konuta erişim konusunda ayrımcılık yaşandığını bildirdi.

HIV ve AIDS Konusunda Sosyal Damgalanma 

HIV/AIDS’li birçok kişi istihdam, barınma, kamu hizmetleri, sosyal yardım ve sağlık hizmetleri gibi alanlara erişimde ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirtti. Hak örgütleri, ülkede HIV/AIDS’li kişileri ayrımcılıktan yeterli derecede koruyan kanunlar olmadığını ve kimlik beyanında bulunmadan HIV testi yaptırmanın önünde hukuki engeller olduğunu ifade etti. HIV/AIDS’li kişilere yönelik yaygın toplumsal damga nedeniyle birçok kişi HIV testi sonucunun kendisine karşı kullanılacağından korktuğundan test yaptırmaktan kaçındı. Pozitif Dayanışma örgütü, Aralık ayındaki Dünya AIDS Günü’nde, HIV’li kişilerin yüzde 49’unun HIV durumlarının farkında olmadığını belirten bir bildiri yayınladı. Örgüt, HIV tanı ve tedavisine erişimin mevcut olmasına rağmen, insanların sosyal önyargılar, damgalanma ve ayrımcılık konusundaki endişeler nedeniyle test yaptırmaktan kaçındıkları yönünde değerlendirmede bulundu. Temmuz ayında bir öğretmen, HIV pozitif durumunun iş yeri hekimi tarafından işverene ifşa edilmesinin ardından işten çıkarıldı. Bu kişinin avukatı, söz konusu bilginin gizli kalması gerektiğini ve işten çıkarılma için geçerli bir gerekçe olmaması gerektiğini savundu. İşten çıkarılan çalışan tarafından açılan dava yıl sonu itibarıyla devam ediyordu.

Hükümet, farkındalığı artırmak ve risk faktörleriyle mücadele etmek amacıyla bir HIV/AIDS kontrol programı başlattı. Ayrıca hükümet, HIV/AIDS eğitimini ulusal eğitim müfredatına aldı.

Diğer Toplumsal Şiddet veya Ayrımcılık Türleri 

Apostolik Ermeniler de dâhil olmak üzere Hristiyanlar ve Aleviler düzenli olarak nefret söylemi ve ayrımcılığa maruz kalmaya devam etti. “Ermeni” ifadesi yaygın bir hakaret olmayı sürdürdü. Azınlıklara ait olan ibadet yerlerine yönelik saldırılar nadiren görüldü.

Hrant Dink Vakfı tarafından yayınlanan Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi Raporu’na göre, 1 Ocak ve 31 Ağustos tarihleri arasındaki ulusal ve yerel gazetelerin incelenmesi sonucunda ulusal, etnik ve dini grupları hedef alan 2.635 nefret söylemi örneğinin yayınlandığı görüldü. En çok hedef alınan gruplar Suriyeliler, Rumlar, Yahudiler ve Ermenilerdi.

Diğer dini azınlıklara kıyasla daha düşük bir seviyede de olsa ateistler de hükümet yanlısı medya tarafından sindirmelere maruz kalmaya devam etti.

Şartlı mülteciler ve yerinden edilen geçici koruma altındaki Suriyeliler de yıl içinde artan bir biçimde toplumsal ayrımcılık ve şiddetle karşı karşıya kaldı (Bk. Bölüm 2.d.).

Bölüm 7. İşçi Hakları 

 

a. Örgütlenme Özgürlüğü ve Toplu Sözleşme Hakkı

Kanunlar, işçilere bağımsız sendikalar kurma ve bu sendikalara katılma, toplu pazarlık ve yasal olarak grev yapma özgürlüğü tanımakla birlikte bu haklara önemli kısıtlamalar getirmektedir. Kanunlar, sendika karşıtı ayrımcılığı yasaklamakta ve sendikal faaliyetler nedeniyle işten çıkarılan işçilerin görevine iade edilmesini veya bir yıllık maaşlarına eş değer para cezası ödenmesini zorunlu kılmaktadır.

Kıdemli devlet görevlileri, yargı üyeleri, silahlı kuvvetler ve emniyet teşkilâtı mensupları gibi bazı kamu görevlileri sendika kuramazlar. Kanunlar, grev yapma hakkını korumakla birlikte insanların canını ve malını korumakla yükümlü olan kamu çalışanlarının, kömür madenciliğinde ve petrol endüstrisinde, sağlık ve cenaze hizmetlerinde, toplu taşıma, enerji ve hıfzıssıhha hizmetlerinde, millî savunma alanında ve bankacılık ile eğitim alanlarında çalışanların grev yapmasını yasaklamaktadır. Örneğin, 4 Ekim günü, 2014 yılında 301 madencinin öldüğü bir facianın gerçekleştiği Soma’dan bir grup madenci, son beş yıla ilişkin kıdem tazminatlarının ödenmesi talebiyle Ankara’ya 300 kilometre sürecek olan bir yürüyüş başlatacaklarını duyurdu. 6 Ekim günü Jandarma güçlerinin madencilerin yürüyüşünü durdurduğu bildirildi. Bu sektörlerden bazılarında çalışanlar toplu pazarlık yapabildi ancak anlaşmazlıkları grevle değil, bağlayıcılığı olan tahkim yoluyla çözmek zorunda bırakıldı.

Kanunlara göre, hükümet halk sağlığına ya da ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğu belirlenen herhangi bir durumda grev hakkını askıya alabilmektedir. Ocak ayında hükümet, toplu taşımada çalışan diğer işçilerin aldığı ücretlere denk ücret verilmesi talebiyle İzmir Banliyö Sistemi işçileri tarafından gerçekleştirilen bir grevi kentsel toplu taşıma hizmetlerini aksatacağı gerekçesiyle yasakladı. Hükümet, örgütlenme özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkına getirilen birtakım kısıtlamaları devam ettirdi. Kanunlara göre sendikalar miting veya yürüyüş yapmadan önce yetkilileri haberdar etmeli ve bu mitingler hükümetin kendilerine resmî olarak ayırdığı yerlerde yapılmalı, hükümet temsilcileri bu mitinglere katılabilmeli ve kayıt alabilmelidir. Sendika, en az yedi işçiyle ve ön izin aranmaksızın kurulabilir. Toplu sözleşme görüşmelerinde taraf olmak isteyen bir sendikanın ise herhangi bir iş yerindeki çalışanların yüzde 40’ını ve söz konusu iş kolunda çalışan tüm işçilerin yüzde 1’ini temsil ediyor olması gerekmektedir. Sendika başkanlarının siyasi parti üyesi olması veya siyasi partiler için çalışması ya da kâr amacı güden herhangi bir girişime dâhil olması iş kanunuyla yasaklanmıştır. Göçmenler ve ev hizmetlerinde çalışanlar gibi sendikalı olmayan işçiler toplu sözleşme haklarını düzenleyen kanunlara tabi değildi.

Hükümet, birçok örnekte toplu sözleşme ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin kanunları etkili bir şekilde uygulamadı; uygulanan cezalar ise ihlallerin önlenmesi konusunda yetersiz kaldı. İş mahkemeleri etkili ve nispeten verimli bir şekilde çalıştı ancak itiraz süreçleri yıllarca sürebilmekteydi. Mahkemelerin, işverenin bir işçiyi haksız yere işten çıkardığına ve işçinin ya işine geri dönmesine ya da işçiye tazminat ödenmesine karar vermesi halinde, işveren işçiye genelde para cezasıyla birlikte tazminat ödedi.

2016-2018 yıllarındaki olağanüstü hâl şartlarında görevden ihraç edilen kamu sektörü çalışanlarının ihraç kararlarına itiraz etmek için başvuru mercilerine yeterli erişimleri bulunmamaktaydı (Bk. Bölüm 1.e.). Vakıfların, üniversitelerin, hastanelerin, derneklerin, gazetelerin, televizyon kanallarının, yayınevlerinin ve dağıtım şirketlerinin olağanüstü hâl kararnameleriyle kapatılması ve devlet tarafından varlıklarına da el konulması, çalışanların maaş ve kıdem tazminatlarını alamadan işsiz kalmasına neden oldu. Haziran 2018’de Uluslararası Çalışma Örgütü, hükümetin on binlerce kamu sektörü çalışanının yanı sıra işçi temsilcilerini de haksız yere görevden ihraç ettiğini veya tutukladığını tespit etti. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) tarafından 2018’in Temmuz ayında yayınlanan bir raporda, olağanüstü hâl kapsamında hükümetin giriştiği eylemlerin birçok işçi hakkını ihlal ettiği ve bazıları Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu iddiasıyla 19 sendika ve konfederasyonun olağanüstü hâl kapsamında kapatıldığı ifade edildi. Yıl sonu itibarıyla söz konusu sendikalar yeniden açılmamıştı.

Hükümet ve işverenler, örgütlenme özgürlüğü ve toplu sözleşme hakkına müdahale etti. Hükümetin getirdiği kısıtlamalar ve yaptığı müdahaleler bazı sendikaların halka açık faaliyetler ve başka etkinlikler düzenleme kapasitesini sınırladı. Sendika toplantılarında ve mitinglerinde polis genelde hazır bulundu ve bazı sendikalar yerel makamların yürüyüş ve basın toplantısı gibi kamuya açık faaliyetleri yasakladığını belirtti. Büyük şehirlerde yetkililer, geleneksel 1 Mayıs İşçi Bayramı mitinglerini belirli alanlarda yapılmak üzere sınırlarken, ülkenin diğer birçok şehrinde düzenlenen İşçi Bayramı faaliyetleri herhangi bir kısıtlamayla karşılaşmadı.

Resmî verilere göre İstanbul’daki yeni havalimanının inşaatında çalışan 52 işçinin hayatını kaybettiği ifade edilirken bazı sendikalar sayının çok daha fazla olduğunu iddia etti. Güvensiz çalışma koşulları, ödenmeyen ücretler ve sağlıksız yaşam koşullarını protesto etmek amacıyla işçilerin İstanbul’daki yeni havalimanın inşaat sahasında Eylül 2018’de düzenlediği bir mitinge polis tarafından müdahale edildi, yaklaşık 500 işçi gözaltına alındı. 27 Kasım günü görülen duruşma öncesinde 67 sanık mala zarar vermek, çalışma hürriyetini engellemek, toplantı ve gösteri kanununa muhalefet ve silah bulundurma suçlarıyla yargılanmaktaydı. Bu kişilerden hiçbiri tutuklu olarak veya adli kontrol altında kalmaya devam etmedi.

DİSK ile CHP milletvekili Veli Ağbaba, hükümetin, millî güvenliğe tehdit olarak gördüğü yedi grevi olağanüstü hâl kapsamında yasakladığını, 2019 yılında ise 16 grevi ertelediğini belirtti.

İşverenler sendikalı işyerlerinde tehdit, şiddet ve işten çıkarma gibi yöntemleri kullanmaya devam etti. Sendikalar, sendika karşıtı ayrımcılığın sektörlerde düzenli olarak yaşandığını iddia etti. Hizmet sektöründe faaliyet gösteren sendika örgütleyicileri, özel sektör işverenlerinin bazen yasalara uymayarak sendikal faaliyetlerden caydırmak amacıyla işçileri işten çıkardığını belirtti. Birçok işveren bir yıldan kısa süreli ve yenilenebilen iş sözleşmeleri yaparak işçi istihdam etmeye ve böylelikle de işçileri eşit sosyal haklardan veya pazarlık haklarından mahrum bırakmaya devam etti. Flormar kozmetik şirketinin çoğu kadınlardan oluşan çalışanları düşük ücret ve düşük iş güvenliği koşullarından şikâyetçi olan 132 kadının Mayıs 2018’de işten çıkarılmasını protesto etmek amacıyla başlattıkları ve şirketin ürünlerine yönelik boykot çağrısı yaptıkları grevi 297 gün sonra sona erdirdi . Kadınlar şirketin tazminat teklifini kabul etti.

b. Zorla Çalıştırma veya Angarya Yasağı

Her türlü zorla çalıştırma veya angarya genel itibarıyla kanunlarca yasaklanmıştır; ancak hükümet bu kanunları eşit olmayan bir şekilde uyguladı. Cezalar, ihlaller karşısında caydırıcı olmada yetersiz kaldı. Her ne kadar bazı yerel aileler ve göçmen aileler, aile bütçesine destek amacıyla çocuklarını sokakta, tarım veya sanayi sektörlerinde çalıştırmış olsa da zorla çalıştırmaya genel itibarıyla rastlanmadı (Bk. Bölüm 7.c.).

Kadınlar, mülteciler ve göçmenler işçi ticaretine karşı savunmasızdı. Hükümetin insan ticaretini engellemeye yönelik çabaları farklı etkilerle devam etse de yetkililer insan ticareti mağdurlarının tespiti açısından bazı iyileşmeler sağladı. İnsan ticareti ile ilgili ihlallerin cezası, diğer ciddi suçlar için öngörülen cezalarla karşılaştırıldığında yeterince katıydı. Hükümet, insan ticareti kapsamında verilen tutuklama ve mahkûmiyet kararlarına ilişkin rakamları kamuoyuyla paylaşmadı.

Hükümet, özel geçici koruma statüsüne sahip kayıtlı Suriyeli yetişkinler için bir çalışma izni sistemini uygulamaya koydu; ancak çalışma izni başvurusunu yapmak işverenin sorumluluğundaydı ve yapılması gereken işlemler fazladan bir yük getirdiği ve maliyetli olduğu için görece az sayıda işveren mültecileri yasal olarak istihdam etme yoluna gitti. Bunun bir sonucu olarak hem şartlı mültecilerin hem de özel geçici koruma altındaki Suriyelilerin büyük bir çoğunluğu yasal yoldan istihdam seçeneklerine sahip değildi ve bu kişiler yasaya aykırı şekilde düşük ücretlendirme, maaşlarının verilmemesi ve güvenli olmayan çalışma koşullarına maruz bırakılma gibi sömürü türlerine karşı savunmasız durumdaydı.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan İnsan Ticareti Raporu’na https://www.state.gov/trafficking-in-persons-report/ adresinden ulaşılabilir.

c. Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve İstihdamda Asgari Yaş

Kanunlar çocukların okul hayatlarını etkilemeyen hafif işlerde çalışmasını 14 yaş itibarıyla mümkün kılmakta olup, kayıtlı istihdamda asgari yaş 16 olarak belirlenmiştir. 16 yaşını doldurmamış çocukların ağır veya tehlikeli işlerde çalıştırılması yasaktır. Hükümet, 18 yaşını doldurmamış çocukların belirli bazı mesleklerde veya tehlikeli koşullarda çalışmasını ise yasaklamıştır.

Hükümet, çocuk işçiliği ile ilgili kanunları etkili bir şekilde uygulamadı ancak konuyu ele almak adına çaba gösterdi. Çocuk işçilerin çalıştırılmasına karşı yasakları etkili bir şekilde izleme ve uygulamaya yönelik kaynak ve denetimler yetersizdi. Müfettişler, 50 veya daha az çalışanı olan özel tarımsal işletmeleri, şikâyet olmadığı sürece genel olarak denetlemedi ve bu durum çocuk emeğinin sömürüsü konusunda söz konusu işletmelerde zafiyete neden oldu.

Yasa dışı çocuk işçiliği, en kötü biçimleri de dâhil olmak üzere, ülkede çalışan çok sayıda Suriyeli mülteci çocuk sebebiyle görülmeye devam etti. İlgili birçok uzman, akademisyen ve BM organlarına göre çocuk işçiliği en çok mevsimlik tarım işçiliği (ör. fındık), sokakta çalışma (ör. dilencilik) ve küçük ila orta ölçekli sanayide (ör. tekstil, ayakkabı ve giyim) görülmekle birlikte, sorunun genel boyutu belirsizliğini korudu. Roman çocuklar mendil veya yiyecek satmak, ayakkabı boyamak veya dilencilik yapmak gibi işler yaptırılarak ebeveynleri veya başkaları tarafından sokakta çalıştırıldı. Bu uygulamalar, Suriyeli ve Afgan göçmen çocuklar arasında da önemli bir sorundu. Geçici koruma statüsüne sahip kayıtlı ve yetişkin Suriyeli sığınmacıların çalışma izni almasını sağlayan bir düzenlemenin uygulamaya konulmasına rağmen birçok Suriyeli yasal koşullarda istihdama erişimde sorun yaşadı ve bunun sonucunda mülteci çocuklar ailelerine destek sağlamak amacıyla, kimi zaman da sömürücü koşullar altında çalıştı. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verilerine göre, çocuk işçiliğini yasaklayan kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle 2018 yılında 50 işyerine para cezası kesildi.

Ayrıca ABD Çalışma Bakanlığı tarafından hazırlanan Çocuk İşçiliğinin En Kötü Biçimleri Üzerine Bulgular raporuna https://www.dol.gov/agencies/ilab/resources/reports/child-labor/findings adresinden, ABD Çalışma Bakanlığı Çocuk İşçiliği veya Zorla Çalıştırma ile Üretilen Mallar Listesi’ne ise https://www.dol.gov/agencies/ilab/reports/child-labor/list-of-goods adresinden ulaşılabilir.

d. İstihdam ve Meslek Temelli Ayrımcılık

Kanunda cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, renk, ulusal köken veya vatandaşlık, sosyal köken, bulaşıcı hastalık durumu veya HIV pozitiflik durumu nedeniyle ayrımcılık açık bir şekilde yer almamaktadır. İş kanunu, işe alım aşamasında karşılaşılan ayrımcılığı kapsamamaktadır. İstihdam veya mesleklerde cinsiyet, etnik köken, din, cinsel yönelim, HIV pozitiflik durumu ve engellilik durumu temelinde ayrımcılık yaşandı. Kaynaklar, siyasi bağlılık ve görüşe dayalı ayrımcılığın da sıklıkla görüldüğünü belirtti. Cezalar, ihlallerin önlenmesi konusunda yetersiz kaldı.

İşgücündeki kadın sayısı önceki yıllara göre artmasına rağmen, kadınlar istihdamda ayrımcılığa uğradı ve genellikle şirketlerde, devlet kurumlarında ve sivil toplumda yönetim pozisyonlarında daha az oranda temsil edildi. Türkiye İstatistik Kurumu’na göre 2018 yılında kadın istihdamı oranı (2016 yılındaki oran olan yüzde 28’den artışla) yüzde 29,1 olarak gerçekleşti; bu rakam da 8,84 milyon kadına karşılık gelmekteydi. Erkeklerde istihdam oranı ise yüzde 65,5 idi. Dünya Ekonomik Forumu tarafından 2018 yılında yayınlanan Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre kadınların yüzde 36,1’i iş gücüne katıldı. 2017’de bu rakam, yüzde 33,8 olarak kaydedilmişti.

Kanun, 50’den fazla işçi çalıştıran şirketlerde işgücünün en az yüzde 3’ünün, kamu sektöründe ise yüzde 4’ünün engellilerden oluşmasını zorunlu kılmaktadır. Hükümetin bu çabalarına rağmen STK’lar engelli bireylerin istihdamında ayrımcılık yapıldığına dair örneklerin görüldüğünü bildirdi.

Özellikle LGBTİ bireyler istihdamda ayrımcılığa maruz kaldı. “İffetsizlik” kavramının içeriği belirsiz olmakla birlikte bazı yasalarca suç sayılmaktadır. Genel rakamlar belli olmamakla birlikte bazı işverenler bu hükümleri emek piyasasında LGBTİ bireylere ayrımcılık uygulamak için kullandı.

e. Kabul Edilebilir Çalışma Koşulları

Yurt genelinde geçerli aylık asgari ücret ulusal düzeyde tahmini açlık sınırının üstündeydi.

Kanunlara göre çalışma haftası bir günü izin olmak üzere haftada 45 saatten oluşmaktadır. Fazla çalışma günde üç ve yılda 270 saat ile sınırlandırılmıştır. Kanunlar, ücretli izin veya tatil yapılmasını veya fazla çalışma için daha fazla ücret ödenmesini zorunlu kılmakla birlikte işveren ve çalışanların esnek bir çalışma takvimi üzerinde anlaşmalarına da izin vermektedir. Çalışma Bakanlığı’na bağlı olan İş Teftiş Kurulu sendikalı sanayi, hizmet sektörü ve devlet kurumlarında ücret ve saat hükümlerini etkili bir şekilde uyguladı. Sendikasız sektörlerde çalışan işçiler kanun kapsamında hak ettikleri fazla çalışma ücretlerini almakta zorlandı. Kanun, zorunlu fazla çalışmanın aşırı ölçüde yapılmasını yasaklamaktadır. Hükümetin belirlediği iş sağlığı ve güvenliği standartları her zaman güncel veya belirli sanayi kolları için uygun değildi.

Hükümet, asgari ücret ve çalışma saatleri ile iş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili kanunları tüm sektörlerde etkili bir şekilde uygulamadı. Kanun, tahminlere göre gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 25’ini ve iş gücünün dörtte birinden fazlasını oluşturan kayıt dışı ekonomide çalışanları kapsamıyordu. Cezalar, ihlaller karşısında caydırıcı olma konusunda yeterli değildi.

İş sağlığı ve güvenliğine dair ihlaller, özellikle iş kazalarının sıkça yaşandığı ve yönetmeliklerin düzensiz bir biçimde uygulandığı inşaat ve maden sanayilerinde yaygındı. İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi yılın ilk 11 ayında en az 1.606 işçinin işyerlerinde öldüğünü açıkladı. Birçok sektörde işçiler işten çıkarılma riskiyle karşılaşmadan sağlık ve güvenlik açısından tehlikeli durumlardan kendilerini koruyamadı; yetkililer savunmasız konumdaki çalışanlara etkili bir şekilde koruma sağlamadı. İş müfettişlerinin sayısı ülke çapında iş yasalarına uyumu sağlamak için yetersiz kaldı.

İş sağlığı ve güvenliği kanunu ve yönetmelikleri, sözleşmeli ve kayıt dışı işçileri kapsamakla birlikte, bu kişiler için yeterli düzeyde koruma sağlamamaktaydı. Özellikle kayıt dışı ekonomide çalışan göçmen ve mülteciler mevsimlik tarım, sanayi ve inşaat gibi farklı sektörlerde standart altı çalışma koşulları altında savunmasız kaldı. Şartlı mültecilerin ve geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin çoğunluğu, işverenler çalışma izinleri için başvuru sürecini çok külfetli bulduklarından kayıt dışı olarak çalışmaktaydı (Bk. Bölüm 2.f., Mültecilerin Korunması).